Bekir Ağırdır’ın Veri Enstitüsü araştırmasına dayanan analizine göre, Kürt meselesinde Türkler güvenlik ve bölünme korkusuyla, Kürtler ise adalet ve eşit yurttaşlık talebiyle hareket ediyor. Ortak dilin kaybolduğu bu duygusal ayrışma, çözüm umudunu zayıflatıyor.
Araştırmacı Bekir Ağırdır, Oksijen gazetesinde kaleme aldığı yazısında Kürt meselesine ilişkin toplumsal kutuplaşmanın niteliğinin köklü biçimde değiştiğine dikkat çekti. Veri Enstitüsü’nün Kasım ayı Veri Pusulası araştırmasına dayanan değerlendirmede, Türkiye’de ayrışmanın artık ideolojik değil; güvenlik, adalet, korku ve umut ekseninde şekillenen derin bir duygusal kutuplaşmaya dönüştüğü vurgulandı.
Araştırmaya göre Türkler için Kürt meselesinin merkezinde güvenlik ve ülkenin bölünmesi korkusu yer alırken, Kürtler açısından temel talep adalet ve eşit yurttaşlık olarak öne çıkıyor. Bu iki temel duygunun örtüşmemesi, tarafların aynı sorunu konuşuyor gibi görünse de aynı hikâyeyi paylaşamamasına yol açıyor. Bir tarafın “hak” olarak gördüğü talepler, diğer taraf için “tehdit” olarak algılanabiliyor.
Toplum yorgun, temkinli ama tamamen umutsuz değil
Ağırdır, 2024 Ekim’inden bu yana “açılım” ya da “süreç” olarak tanımlanan yeni döneme rağmen, siyasi aktörlerin pozisyonlarını koruduğunu ve zihinsel bir yer değiştirme yaşanmadığını belirtiyor. Meclis’te kurulan komisyon ve yapılan görüşmelere karşın, tarafların hâlâ kendi bakış açılarına sıkı sıkıya bağlı olduğu ifade ediliyor.
Araştırma bulguları, toplumda aynı anda yorgunluk, temkin ve zayıf da olsa bir umut duygusunun varlığına işaret ediyor. Kürt meselesi artık yalnızca siyasi bir başlık değil; adalet duygusu, toplumsal hafıza, aidiyet ve birlikte yaşama iradesinin kesiştiği geniş bir toplumsal psikoloji alanı olarak tanımlanıyor.
Tehdit algısı ortak dili zayıflatıyor
Veri Pusulası araştırmasına göre Türklerde çözüm algısı ağırlıkla “terörü yok etmek” ve “Kürt sorunu yoktur” ekseninde şekillenirken, Kürtlerde çözüm beklentisi “Kürt kimliğinin anayasal tanınması” ve “demokratikleşme” etrafında yoğunlaşıyor. “Terörsüz Türkiye” sürecinin önündeki en büyük engel olarak ise dış güçlerin etkisi, bölünme ihtimali ve adalet sistemine güvensizlik öne çıkıyor.
Bu tablo, toplumda baskın duygunun tehdit algısı olduğunu gösterirken, değişim ve çözüm fikrine karşı temkinli bir yaklaşımı da beraberinde getiriyor. Ağırdır’a göre bu psikolojik zeminde toplum, çözüm istese bile sonuçlarından korkuyor.
Güven krizi derinleşiyor
Araştırmaya göre toplumun yalnızca yüzde 23’ü Türkiye’nin beş yıl sonraki geleceğine umutla bakıyor. Her iki kişiden biri adalet sistemine güvenmediğini belirtirken, toplumun yüzde 43’ü hiçbir siyasi aktörün ülkenin sorunlarını çözebileceğine inanmıyor. Bu durum, siyasete ve kurumlara duyulan güvenin kritik biçimde zayıfladığını ortaya koyuyor.
Buna karşın TBMM ve Cumhurbaşkanlığı, Kürt meselesinin çözümünde hâlâ en etkili kurumlar olarak görülüyor. Bu da çözümün kurumsal ve demokratik bir zeminde yürütülmesine dair beklentinin tamamen ortadan kalkmadığını gösteriyor.
“Çözüm, toplumsal duygunun onarımından geçiyor”
Ağırdır, Kürt meselesinin çözümünün yalnızca siyasi iradeyle değil, toplumsal duygunun onarılmasıyla mümkün olabileceğini vurguluyor. Korkular yatıştırılmadan, adalet duygusu ortaklaştırılmadan ve farklı toplumsal kesimlerin hikâyeleri birbirine temas etmeden kalıcı bir çözümün mümkün olmadığı ifade ediliyor.
Yazıda, toplumun kararsız ve yorgun olmasına rağmen çözüm fikrinden tamamen vazgeçmediği belirtilirken, “adalet”, “güven” ve “ortak gelecek hayali”nin hâlâ güçlü ortak talepler olduğu sonucuna yer veriliyor. Ağırdır’a göre Türkiye için gerçek bir dönüm noktası, ancak bu duygusal eşiğin aşılmasıyla mümkün olabilir.







