Loading...
tr usd
USD
0.070%
Amerikan Doları
43,05 TRY
tr euro
EURO
-0.250%
Euro
50,35 TRY
tr gbp
GBP
-0.270%
İngiliz Sterlini
58,15 TRY
bist-100
BIST
2.75%
Bist 100
12.023,78 TRY
usd gau
Petrol
-0.71%
Brent Petrol
61,32 USD
gau
GR. ALTIN
0.94%
Gram Altın
6.205,04 TRY
tr btc
BTC
-0.24711688061273%
Bitcoin
4.029.892,49 TRY

Zayıflamak neden bazıları için daha zor? ‘İrade gücü’ efsanesi yeniden sorgulanıyor

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala
Obezitenin yalnızca ‘az yemek ve kendini tutmak’ meselesi olduğu inancı hâlâ yaygın. Ancak genetikten hormonlara, çevreden gıda politikalarına uzanan bilimsel veriler, kilo vermede herkesin aynı koşullara sahip olmadığını gösteriyor

“Şişman insanlar biraz daha iradeli olsa yeter.”
“Bu tamamen kişisel sorumluluk.”
“Sorun basit: Az ye, kilo ver.”

BBC sağlık muhabiri Nick Triggle’ın geçen yıl kilo verme enjeksiyonlarıyla ilgili bir haberinin altına gelen yaklaşık iki bin yorumun önemli bir kısmı bu düşünceleri yansıtıyordu. Obezitenin yalnızca irade gücüyle ilgili olduğu fikri, yalnızca kamuoyunda değil, bazı sağlık çalışanları arasında da hâlâ güçlü.

Oysa The Lancet’te yayımlanan ve Birleşik Krallık, ABD, Avustralya ile Yeni Zelanda’yı kapsayan bir araştırma, toplumun yüzde 80’inin obezitenin tamamen yaşam tarzı tercihleriyle önlenebileceğine inandığını ortaya koyarken, bilimsel veriler bunun gerçeğin yalnızca küçük bir parçası olduğunu söylüyor.

‘Sorun irade değil, eşitsiz bir zemin’

20 yılı aşkın süredir obezite hastalarıyla çalışan diyetisyen Bini Suresh’e göre “irade” ve “özdenetim” kavramları meseleyi açıklamak için yetersiz. Son derece motive, bilgili ve sürekli çaba gösteren pek çok hastanın hâlâ kilo vermekte zorlandığını söylüyor. Ona göre beklentinin yalnızca iradeye bağlanması hem gerçekçi değil hem de adaletsiz.

Benzer görüşte olan WeightWatchers’ın tıbbi direktörü Dr Kim Boyd, “On yıllardır insanlara ‘az ye, çok hareket et’ deniyor. Ama obezite bundan çok daha karmaşık” diyerek sorunun biyolojik boyutuna işaret ediyor.

Biyolojiyle verilen bir mücadele

Cambridge Üniversitesi’nde Genetik Obezite Çalışmaları’nı yürüten endokrinolog Prof. Sadaf Farooqi’ye göre kilo alımında genlerin rolü son derece belirleyici. Bazı genler beynin açlık ve tokluk sinyallerini düzenleyen yolları etkiliyor. Bu genlerdeki varyasyonlar, kişilerin daha çabuk acıkmasına ve yemekten sonra daha geç doymasına neden olabiliyor.

Bilinen en kritik genlerden biri MC4R. Bu gendeki mutasyon, aşırı yeme eğilimini artırıyor ve dünya nüfusunun yaklaşık beşte birinde bulunuyor. Farooqi’ye göre yalnızca açlık sinyallerini değil, metabolizma hızını etkileyen binlerce gen söz konusu ve bilim şu ana kadar bunların ancak küçük bir bölümünü ayrıntılı biçimde çözebilmiş durumda.

Bu da aynı miktarda yemek yiyen iki kişiden birinin neden daha kolay kilo aldığını, diğerinin ise aynı çabayla kilo verdiğini açıklıyor.

“Vücut bir termostat gibi çalışıyor”

Bariatrik cerrah ve Why We Eat Too Much kitabının yazarı Andrew Jenkinson, kilo vermeyi zorlaştıran bir başka mekanizmaya dikkat çekiyor: “set noktası” teorisi. Buna göre herkesin beyninin “normal” kabul ettiği bir kilo aralığı var ve vücut bu aralığı korumak için adeta bir termostat gibi çalışıyor.

Kilo bu aralığın altına düştüğünde, vücut bunu açlık olarak algılıyor; iştah artıyor, metabolizma yavaşlıyor. Jenkinson, bu mekanizmanın yo-yo diyetlerin neden bu kadar yaygın olduğunu da açıkladığını söylüyor. Beynin “olması gereken” kilonun altına inildiğinde verdiği açlık sinyalleri, susuzluk kadar güçlü olabiliyor.

Bu süreçte leptin hormonu kilit rol oynuyor. Yağ hücrelerinden salgılanan leptin, beynin enerji depolarını algılamasını sağlıyor. Ancak modern beslenme düzeninde yüksek insülin seviyeleri bu sinyali bozabiliyor ve beyin, vücutta ne kadar yağ olduğunu “okuyamaz” hâle geliyor.

İyi haber şu: Set noktası değişmez değil. Uzun vadeli ve sürdürülebilir yaşam tarzı değişiklikleriyle zaman içinde yeniden ayarlanabiliyor. Ancak bu, kısa vadeli irade patlamalarıyla değil, yavaş ve istikrarlı dönüşümlerle mümkün.

Birleşik Krallık’ta ‘obeziteyi üreten’ çevre

Genetik faktörler tek başına obezite artışını açıklamıyor. Çünkü genlerimiz son on yıllarda değişmedi. Buna karşın Birleşik Krallık’ta yetişkinlerin yüzde 60’ından fazlası fazla kilolu veya obez. Sağlık Vakfı’nın 2025 analizine göre obezite oranı yaklaşık yüzde 28.

Uzmanlar bunu “obeziteyi teşvik eden çevre” olarak tanımlıyor. Ucuz ve yüksek kalorili ultra işlenmiş gıdalar, agresif reklamlar, büyüyen porsiyonlar, hareketsiz yaşam ve zaman baskısı bu çevrenin temel unsurları.

Hükümet, bu tabloya karşılık olarak sağlıksız gıdaların televizyonlarda saat 21.00’den önce ve çevrim içi platformlarda tamamen yasaklanmasını içeren reklam düzenlemesini yürürlüğe koydu. Ancak kamu sağlığı uzmanlarına göre bu adım tek başına yeterli değil. The Food Foundation’ın raporu, sağlıklı gıdaların kalori başına sağlıksız olanlara göre iki kat daha pahalı olduğunu gösteriyor.

‘İrade tartışması’ bitmiyor

Newcastle ve Gateshead’de halk sağlığı direktörü olan Alice Wiseman, insanların işe veya okula giderken onlarca fast-food dükkânının önünden geçtiğini hatırlatıyor. Ona göre görünürlük ve erişilebilirlik, tüketimi doğrudan etkiliyor.

Ancak herkes aynı noktada buluşmuyor. Sağ görüşlü düşünce kuruluşları, devletin bu alanda daha fazla düzenleme yapmasına karşı çıkıyor. “İnsanları yasa çıkararak zayıflatamazsınız” diyenler, obezitenin nihayetinde bireysel bir mesele olduğunu savunuyor.

Prof. Keith Frayn ise iki taraf arasında daha temkinli bir yerde duruyor. Çevrenin değiştiğini kabul ederken, iradenin tamamen devre dışı bırakılmasının da insanları çaresizliğe sürükleyebileceğini düşünüyor. ABD’de on binlerce kişinin uzun vadede kilo kaybını koruduğunu gösteren Ulusal Kilo Kontrolü Kayıt Sistemi’ni örnek vererek, bu kişilerin süreci “zor ama mümkün” olarak tanımladığını hatırlatıyor.

Obezite, bir karakter kusuru değil; biyoloji, çevre ve psikolojinin iç içe geçtiği kronik bir durum

Uzmanların büyük çoğunluğu tek bir noktada birleşiyor: Obezite, bir karakter kusuru değil; biyoloji, çevre ve psikolojinin iç içe geçtiği kronik bir durum. İrade gücü bu tablonun yalnızca küçük bir parçası.

Bini Suresh’e göre asıl dönüşüm, insanlara “neden zorlandıklarını” anlatmakla başlıyor. Sorunun biyolojik kökenini anlayan bireylerin, suçluluk duygusundan uzaklaşıp daha gerçekçi ve sürdürülebilir çözümlere yönelmesi mümkün oluyor.

Bu da obeziteyle mücadelenin, ahlaki yargılardan çok bilimsel ve şefkatli bir yaklaşımla ele alınması gerektiğini bir kez daha ortaya koyuyor.

Kaynak: BBC Türkçe

Giriş Yap

Batman Burada ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

NOT: ✅ Oturumu açık tut kısmını aktif hale getirin.

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.

Uygulamamızı İndir ve Yorum Yap 🌟