Eski AK Parti milletvekili Adnan Boynukara’nın Perspektif sitesindeki yazısı şöyle:
PKK gibi uzun süreli, ideolojik karakter taşıyan silahlı yapıların silah bırakması ya da kendini feshetmesi, çoğu zaman teknik bir “karar” meselesi olarak ele alınır. Oysa bu tür süreçler, örgütsel bir dönüşüm olduğu kadar derin psikolojik ve zihinsel kırılmaları içeren, dil ve üsluba da yansıyan çok katmanlı bir değişim anlamına gelir.
Sürecin önündeki zorlukları anlamak için yüzeydeki siyasi tartışmaların ötesine geçmek gerekir. Bu çerçevede iki temel eksen öne çıkar, kullanılan dil ve örgütçü düşünme biçimi.
PKK örneği, dünya deneyimleriyle benzerlik taşımakla birlikte, bulunduğu coğrafya, kültürel kodlar, toplumsal yapı, izlediği strateji, örgütün tahmin edilemeyen katı hali vb. özelliklerinden kaynaklanan karakteri nedeniyle büyük farklılıklar da taşır. Silah bırakma veya fesih kararları çoğunlukla siyasi irade, güvenlik dengeleri ya da müzakere başlıkları üzerinden tartışılır. Ancak bu kararların mümkün hale gelmesini sağlayan asıl zemin, bahsettiğimiz karakteristik özellikler nedeniyle, daha derinde işleyen iki alanda; örgütün kullandığı dil ve örgütçü düşünme biçiminde şekillenir.
Kullanılan dil, aktörlerin hareket alanını çizerken, örgütçü zihniyet bu alanın nasıl algılanacağını ve sınırlarının nasıl yorumlanacağını belirler. Bu iki eksen birlikte işlediğinde süreç ya ilerler ya da görünürde ilerliyor gibi görünse de fiilen tıkanır. Bu tür süreçleri yalnızca güvenlik, siyaset ya da müzakere teknikleri üzerinden okumak, meselenin en zor kısmını görünmez kılar. Çünkü asıl kırılma, kararın kendisinde değil, o kararı mümkün kılan zihinsel ve söylemsel zeminde yaşanır.
Dilin kurucu gücü, sınırları ve yükü
Dil meselesi çoğu zaman tali bir unsur gibi görülse de bu tür süreçlerin en belirleyici alanlarından biridir. Örgütsel faaliyetler ortamında üretilen dil, olayları tarif ettiği gibi tarafları tanımlar, kişilere rol dağıtır, pozisyonları sabitler ve hareket alanını sınırlar. Bu tür durumlarda, “direniş”, “ihanet”, “işbirlikçilik”, “kontra”, “imha”, “teslimiyet” ya da “zafer” gibi kavramlar basit tanımlamalar değildir. Her biri güçlü normatif yükler taşır ve bu yükler, aktörlerin neyi yapıp neyi yapamayacağını, şahısların nasıl tanımlanacağını belirler. Oldukça sert bir özelliği olan bu dil içinde silah bırakma, bir dönüşüm olarak değil, “geri çekilme” ya da “kaybetme” olarak kodlanır.
Dil sadece gerçeği ifade etmez, hangi gerçeğin kabul edilebilir olduğunu da tayin eder. Bu nedenle çözüm süreçlerinde asıl ihtiyaç, yeni bir söz dağarcığı üretmekten ziyade, mevcut kavramların taşıdığı anlam yükünü dönüştürebilmektir. Aksi halde en doğru adımlar bile yanlış bir dilin içinde anlamını yitirir ya da tersine çevrilir. Bu dönüşüm, örneğin silah bırakmayı “yenilgi” değil “yeni bir siyasal evreye geçiş”, “tasfiye” değil “dönüşüm”, “teslimiyet” değil “sivil alana geçiş” olarak çerçeveleyebilen bir dil kurmayı gerektirir. Aksi halde kullanılan her kelime, atılan adımı zayıflatan bir karşı anlam üretir. Dolayısıyla dil ve üslup, bu tür süreçlerde sadece bir anlatım aracı değil, doğrudan sürecin kaderini belirleyen en kritik faktör haline gelir.
Dilin meşruiyet aracına dönüştürülmesi
Bir sürece karar verilmişse, o sürecin selameti için dilin de dönüşmesi beklenir. Eğer verilen karar içselleştirilmemişse bu, dile yansır. Yani kullanılan dil ile çözümü içselleştirme veya içselleştirmeme doğru orantılıdır. Mesela çözüm, silah bırakma, fesih gibi kararlar içselleştirilmemişse dil sertleşir. Bu da, alınan kararın neden olduğu boşluğu doldurmak için yapılır. Çünkü örgütçü düşünme biçimi kullanılan dili, meşruiyet mücadelesi alanına dönüştürür. Aslında geçmiş çözüm süreci ve o dönem yapılan açıklamalardaki dil hatırlanırsa bu konu net bir biçimde görülür. Dil, maksimalist talepler ile sert tanımlamalar arasında gidip gelmişti.
Aslında buradaki sorun yalnızca kullanılan kelimelerin farklılığı değil, bu kelimelerin ima ettiği hiyerarşi ve güç ilişkileridir. Dil, taraflar arasındaki ilişkinin biçimini kurar. Üstten konuşan, hüküm veren ya da sonuç ilan eden bir dil, karşı tarafı edilgen bir konuma itmeyi amaçlar. Bu da süreci teknik olarak ilerlese bile psikolojik olarak kilitler. Bu nedenle kalıcı bir çözüm, yalnızca içerikte değil, dilin tonunda da karşılıklılık üretebilmeyi gerektirir.
Söylemsel çerçevenin etkileri sadece politik düzeyde kalmaz, bireysel psikolojiyi de derinden etkiler. Uzun süre örgüt içinde yer almış bireyler için silah bırakma, aynı zamanda bir “kimlik çözülmesi” olarak okunur. Yıllar boyunca yapılan propagandanın oluşturduğu etkiyi yönetmek için örgütün yeni bir dil geliştirmesi gerekir. Olan bitenin “yenilgi” veya “kaybetme” olmadığı, “siyasal mücadeleye geçiş” olduğu, bu süreçte ancak kullanılan dile bağlı olarak içselleştirilir. Aksi durumda, süreci sabote etme eğilimi güçlenebilir. Bu da kolektif bir psikolojiye dönüşebilir. Doğru olan, 90’larda kullanılan örgüt dilinin içine “barış” kavramını ekleyerek bunu tekrarlamak değil, geleceğe ve siyasal mücadeleye atıf yapan yeni bir dil geliştirmektir.
Örgütçü zihniyetin doğası
Elbette bu tür süreçlerde ortaya çıkan sorunlarla ilgili olarak dil, tek başına açıklayıcı olmaz. İkinci ve daha derin eksen, örgütçü düşünme biçimidir. Örgütçülük, bir organizasyon modeli olduğu kadar, kapalı ve kendini yeniden üreten bir zihniyet kalıbıdır. Bu zihniyet, dünyayı keskin karşıtlıklar üzerinden okur. “Biz ve onlar”, “sadakat ve ihanet”, “itaat ve çözülme” gibi kavramlar belirleyicidir. Bu çerçevede birey, kendi başına bir özne olmaktan çıkar, işlevsel bir birime, yani “kadroya” indirgenir. Değer, düşünce üretmekten değil, verilen çizgiye uyum göstermekten türetilir. Bu durum zamanla eleştirel düşünceyi zayıflatır, farklı ihtimalleri değerlendirme kapasitesini yok eder ve gri alanları ortadan kaldırır.
Daha önemlisi, bu zihniyet kendi varlığını sürekli bir tehdit algısı üzerinden sürdürür. Esneklikten değil, katılıktan, sertlikten beslenir. Bu nedenle değişim, içeriden bir yenilenme olarak değil, dışarıdan bir çözülme ve zayıflama olarak okunur. Bu da dönüşüm ve çözüm süreçlerine yapısal bir direnç üretir. Bu direncin en kritik özelliği, çoğu zaman bilinçli bir tercih olmamasıdır. Bahsettiğimiz zihniyet, bireylerin kararlarından bağımsız işleyen bir refleksler bütünü haline gelir. Bu nedenle örgüt ortadan kalksa bile onu mümkün kılan düşünme biçimi kendiliğinden dağılmaz, yeni koşullara uyum sağlayarak varlığını sürdürür.
Fesih sürecinde zihinsel tıkanma
Silah bırakma ve fesih süreçlerindeki en kritik tıkanma noktası, sürecin hâlâ bahsettiğimiz örgüt mantığıyla okunmasıdır. Tartışmalar çoğu zaman “Kim kazandı?”, “Kim kaybetti?” ya da “Hangi pozisyon korunacak?” sorularına sıkışır. Oysa fesih, doğası gereği bu soruların anlamsızlaştığı bir eşiktir. Çünkü fesih, pozisyonların korunmasını değil, ortadan kalkmasını ve yeni pozisyona uygun davranmayı gerektirir. Bu noktada ortaya çıkan direnç çoğu zaman ideolojik değildir, kimliğin dayandığı zeminin sarsılmasından kaynaklanır. Açıkça dile getirilmese de sürecin arka planında şu soru güçlü biçimde hissedilir: “Bu yapı yoksa biz neyiz?” Bu soru, yalnızca politik bir belirsizliği değil, kimliğin dayandığı zeminin çözülmesini ifade eder.
ETA’nın 2011’deki silah bırakma kararı sonrasında örgüt mensuplarıyla yapılan görüşmeler, tam olarak bu varoluşsal boşluğu anlatıyordu. Onlarca yıl kimliğini “mücadele” üzerinden tanımlamış kişilerin önemli kısmı, örgütün varlığına değil, kendi kimliklerinin dayandığı zeminin ortadan kalkmasına direndi. Yani, alınan fesih kararına rağmen zihinsel dönüşüm gerçekleşmemişti. Bu nedenle böylesi süreçlerde direnç, bir stratejik tercih değil, bir varlık refleksi haline geliyor. Bu durum, süreçlerin neden uzadığını ya da tıkandığını da açıklar.
Örgütçü zihniyetin en kritik özelliği, örgüt ortadan kalksa bile etkisini sürdürmesidir. Resmî yapının sona ermesi, bu zihinsel kalıpların otomatik olarak dağıldığı anlamına gelmez. Hiyerarşik refleksler, mutlak bağlılık beklentisi ve gayri resmî disiplin mekanizmaları sivil alana taşınabilir. Bu durum, görünürde şiddetin sona erdiği ama davranış kalıplarının değişmediği bir ara alan üretir. Sivil alanın gerektirdiği çoğulculuk, belirsizlikle başa çıkabilme ve farklılıklarla birlikte yaşama kapasitesi, örgütçü zihniyetle doğrudan çatışır. Dolayısıyla şiddetin sona ermesi tek başına yeterli değildir. Mesela, sağlıklı bir zihniyet değişimi olmadığı zaman, sembolik olarak silah yakarsın ama dağı ‘eşelemeye’ devam edersin. Kısacası, sivil alanın gerçekten sivilleşmesi, yani hiyerarşik gölgelerden arınması gerekir.
Gerçek dönüşümün şartları
Burada iki tehlikeye ayrıca dikkat çekmek gerekir. Örgüt dilinin ve kavram setinin olduğu gibi sivil alana taşınması, o alanı baskılar ve militarize eder. Öte yandan fesih sonrasında aynı organizasyonel hiyerarşi ve disiplinin sivil-siyasal alana taşınması, siyasal ve toplumsal faaliyetleri domine eder. Bu ikisi birlikte işlediğinde, elinde silah olmayan ama militarist paradigmayla düşünen bir yapı üretilir. Bu, büyük bir imkânın heba edilmesine neden olur.
Tüm bu nedenlerle bu süreçler, göründüğünden çok daha karmaşık dinamikler içerir. Bu süreçler yalnızca güvenlik ya da siyaset meselesi değildir. Başarı, büyük ölçüde dilin yeniden kurulmasına ve örgütçü düşünme biçiminin aşılmasına bağlıdır. Eğer bu iki alanda dönüşüm sağlanamazsa, örgüt ortadan kalksa bile onu var eden zihniyet ve söylem, farklı biçimlerde varlığını sürdürmeye devam eder. Bu da çatışmanın sona ermesi ile gerçek anlamda dönüşümün hayata geçmesi arasındaki farkı belirler. Kalıcı bir çözüm için, sadece silahların susması değil, aynı zamanda zihinlerin ve dilin de değişmesi gerekir.
Bu nedenle dil ve örgütçü zihniyet dönüşmedikçe, sorun da dönüşmez. Türkiye’nin şu an yaşadığı mesele tam da budur.








