Tuncer Bakırhan silah bırakma tartışmalarına ilişkin Meclis’e özel yasa teklifi sunulmasını istedi ve ‘Bütün bunlara rağmen PKK adım atmazsa söz ilk biz eleştireceğiz’ dedi. Öcalan’ın ‘statüsü’ tartışmalarına da değinen Bakırhan, ‘Bahçeli’nin ortaya koyduğu çerçevenin altına imzamızı atıyoruz’ dedi
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin Meclis grup toplantısında güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulunuyor.
Konuşmasına Amedspor ve Erzurumspor’u tebrik ederek başlayan Bakırhan, “Amedspor Süper Lig’e renk katacak. Seyircisiyle ve milyonlarca destekçisiyle çok daha güçlü bir atmosfer yaratacağına inanıyorum” dedi.
Bakırhan’ın konuşmasına şöyle devam etti:
“Dersim halkının hafızasında ‘Roce Şae’ (Yas Günü) olarak kabul edilen Dersim Tertelesi’nin yıl dönümünü anarak başlamak istiyorum. Dün andığımız 4 Mayıs, Dersim’in kara hafızasında yalnızca bir tarih değil; bu topraklarda işlenmiş en büyük insanlık suçlarından biridir. Tertele’nin üzerinden seksen sekiz yıl geçti, ama acısı ilk günkü gibi.
‘DERSİM’DEN ÖZÜR DİLENMELİDİR’
Seyit Rıza’nın ‘Başını dik tut cigeram, alnımızda kara leke yok’ sözü bugün hâlâ onurun, direncin ve hakikatin sesidir. Devlet artık sağa sola çekmeden Tertele’yi tanımalı, Dersim’den özür dilemelidir. Seyit Rıza ve bütün yol arkadaşlarının mezar yerleri açıklanmalıdır.
Bunu, Şeyh Said ve diğer tüm kayıpların mezar yerlerinin açıklanması talebimizle genişletmek istiyorum. Bugün yasımızı adalet talebine, acımızı demokratik yüzleşme çağrısına dönüştürüyoruz. Hakikatsiz barış eksiktir.
ENGELLİ YURTTAŞLARA VURGU
Partimiz açısından çok önemli bir konunun üzerinde özellikle durmak istiyorum. Bu ülkede birçok toplumsal kesimin onuruyla ve eşit biçimde yaşama sorunu var. Bu kesimlerin başında da sayıları 10 milyonu bulan engelli yurttaşlarımız geliyor. Biz, bütün görünmez kılınanların sözünü ve siyasetini temsil ediyoruz. Bu nedenle engelli yurttaşlarımızın partisiyiz. Engelliler ve aileleri, sistematik bir sağlamcı saldırıyla karşı karşıyadır; yok sayılmakla ve yoksullukla mücadele ediyorlar.
Türkiye, BM Engelli Hakları Sözleşmesi’ne imza atmış olmasına rağmen bu hakları yaşama geçirmiş değildir. 2005’ten bu yana yasal zorunluluk olmasına rağmen erişilebilir kentler, ulaşım, kamusal alanlar ve yaşam alanları hâlâ kurulmamıştır. Eğitim, sağlık, ulaşım ve çalışma hakkı tanınmadığı gibi bugün engelli yurttaşların 8-10 bin lirayla geçinmesini bekleyen bir iktidar var. Biz DEM Parti olarak insan onurunun devredilemez bir hak olduğunu savunuyoruz.
Bu nedenle her mayıs ayının ilk pazar gününü Engelliler Onur Yürüyüşü Günü ilan ettik. Hep onlar gün ilan edecek değil ya, bu defa biz ilan ettik. Bu, Türkiye’de bir ilktir. Bu yürüyüşün ilkini ‘Bu onurda senin de izin olsun’ sloganıyla Diyarbakır’da gerçekleştirdik. Bu vesileyle başta Engelliler Komisyonumuz olmak üzere emeği geçen bütün arkadaşları kutlamak istiyorum.
‘SAVAŞIN FATURASINI YOKSULLAR ÖDÜYOR’
İran Savaşı dünya ekonomisini sarsıyor, Asya’dan Avrupa’ya resesyon, Çin’den ABD’ye büyük bir buhran kapıda. Ülke olarak bu kaosun en yakıcı etkilerini biz yaşıyoruz. Savaşa dahil olmadığımız halde bu küresel faturayı Türkiye’nin işçisi, emekçisi ve yoksulu ödüyor. İktidar her gün siyasette ve ekonomide bir başarıdan, büyük zirvelerden bahsediyor. Gelin, o gerçek zirveleri biz sayalım: 2022’de yüzde 85,5 ile tarihi enflasyon zirvesi, yine 2022’de 900 puanla tarihi risk primi zirvesi, 2023’te 1,37 trilyon TL ile Cumhuriyet tarihinin en yüksek bütçe açığı zirvesi, dünyada eşi görülmemiş yüzde 150-200’lük kira artışı zirvesi, yüzde 31,5’e fırlayan geniş tanımlı işsizlik zirvesi, 112 bin 660 TL’ye dayanan yoksulluk sınırı zirvesi. 2008’de “teğet geçti” dediler, 2018’den beri süren kriz ise hayatlarımızı darmadağın ediyor. Biz bu hayırsız zirveleri istemiyoruz. Karslı hayvancılıktan, Rizeli çaydan hayır görsün, İstanbul’da işçi insanca yaşasın.
Peki Türkiye bu güce nasıl kavuşabilir ve bu tarihsel rolünü nasıl oynayabilir? Bu soruların cevabı 22 Ekim ve 27 Şubat’ta, Kürt meselesinin demokratik çözümündedir.
‘BARIŞ İÇİN TÜM ŞARTLAR UYGUNDUR’
Biz Kürt meselesini çözeceksek, her defasında Ortadoğu’daki gelişmelere, Balkanlar’daki gerilimlere, Kafkasya’daki çatışmalara, Akdeniz’deki hesaplara bakarak mı karar vereceğiz? Bu mantık doğru değildir. Son yirmi yılda sadece yanı başımızda on dört büyük savaş çıktı. Bu bakımdan ertelemeyle yol alabileceğimiz bir eşikte değiliz. Barış kaygı ve tereddüt değil, cesaret ister. Bugün barış için tüm şartlar uygundur ama ne yazık ki temel sorun siyasetsizliktir.
‘SÜRECİN CİDDİYETİNİN ADI HUKUKTUR’
Altını önemle çizmek istiyorum: Bu sürecin ciddiyetinin adı hukuktur. Süreci ciddiye alan, onu hukuka bağlar. Barış bir tohumsa, hukuk onun toprağıdır. Hukuk, Meclis’in “Ben izleyici değil, kurucu özneyim” demesidir. Bu çerçevede bir diğer önemli konu, sıkça ifade edilen “teyit ve tespit” meselesidir. Tespit ve teyit, hukukun önüne konulan bir duvar değil; hukuka açılan bir kapı olmalıdır. Çünkü insanlar belirsizliğe dönmez, güvenceye döner.
‘PKK ADIM ATMAZSA İLK BİZ ELEŞTİRECEĞİZ’
Silahlı bir örgüte “Ülkeye gel, demokratik siyasete dön” dedikten sonra hangi hukukla karşılanacağını da söylemeniz gerekmiyor mu? Devlet “Silah bıraksınlar, biz adım atarız” diyor. PKK “Yasal zemin olsun, biz bırakırız” diyor. Her iki tarafın kaygısını anlıyoruz. Biz DEM Parti olarak şunu teklif ediyoruz: Sayın Kurtulmuş, komisyondaki partilerin koordinatörlerini çağırın. Elimizde bir müşterek belge var. Komisyon raporumuz var. Özel yasayı hemen Meclis’e sunalım. Bu teklifi bu hafta verelim. Siyaset yol açsın, ülke rahatlasın. Yasal adımlar atılsın. Sayın Öcalan’ın sürece katkı sunabileceği özgür çalışma ve özgür iletişim koşulları oluşturulsun. PKK gereğini yapmazsa, o zaman toplum çıksın desin ki: Evet, sorun karşı taraftadır. Kamuoyunun huzurunda söz veriyoruz: Bütün bunlara rağmen PKK adım atmazsa, silah bırakma sürecini hızlandırmazsa söz, ilk biz eleştireceğiz; ilk biz kabul etmeyeceğiz.
ÖCALAN’IN STATÜSÜ: BAHÇELİ’NİN SÖZLERİNE İMZAMIZI ATIYORUZ’
Bu aşamada sürecin en kritik aktörlerinden biri olan Sayın Abdullah Öcalan’ın hukuki durumunun açık ve net bir çerçeveye kavuşması da büyük önem taşımaktadır. Fiziki koşullarının iyileştirilmesi, görüşme ve iletişim imkânlarının genişletilmesi, sürecin sağlıklı ilerlemesi için zorunludur. Kendisi, “Benim tek derdim sorun çözmektir. Statüden kastettiğim şey çalışma koşullarına sahip olmamdır. Kişisel konfor değil, iletişimdir” diyor. Herkes çok iyi biliyor ki Sayın Öcalan’ın kişisel konfora dair tek bir isteği olmamıştır. Tek bir derdi vardır; başlattığı bu mücadelenin yasal ve demokratik adımlarla başka bir evreye taşınmasıdır. Böylesi ağır bir süreçte muhatabın çalışma, görüşme ve iletişim imkânlarından yoksun bırakılması siyaset aklıyla açıklanamaz. Sayın Bahçeli’nin “Öcalan’ın statüsü ne olacaktır?” sorusu bu açıdan tarihidir. Bu soru orta yerde duruyor ve hâlâ cevabını beklemektedir. Bugün Bahçeli’nin grup toplantısında statü konusunda ortaya koyduğu çerçevenin altına imzamızı atıyoruz. Sayın Erdoğan’ın da belirttiği gibi, süreci sonuna götürenler tarihe geçecektir. Biz de diyoruz ki: Tarih cesaret edenleri yazar; buyurun, tarihi birlikte yazalım Sayın Erdoğan.”








