Gazeteci İlhami Işık, Çözüm Süreci ile ilgili uyarılarına devam ediyor. Serbestiyet’te yer alan yazı:
Şubat 2025’te İmralı’dan gelen çağrıyla açılan barış kapısı, 1993’ten 2013’e kaçırılan fırsatların kaderini paylaşmamalı. Dönüş yasası, infaz düzenlemeleri ve anayasal güvenceler beklemeye gelmez; çünkü bu ülkenin kaybedecek bir 45 yılı daha yok.
Tarihsel Bir Fırsatın Kalıcı Kılınması İçin Acil Bir Çağrı
Türkiye Cumhuriyeti’nin kırk beş yıllık kanlı çatışma tarihinin en kritik eşiklerinden birinde bulunduğumuz aşikârdır.
İktidar çevreleri, “bu artık bir güvenlik sorunu değildir” diyerek barış sürecini dillendirirken, aynı anda PKK’nin 45 yıldır şiddete başvuran örgütünün, “artık şiddete başvurmayacağım, silahın miadı dolmuştur, silahlı mücadeleden vazgeçtim, yasal siyasete dönmek istiyorum” şeklindeki açık beyanını, büyük bir basın toplantısıyla ve sembolik silah yakma töreniyle kamuoyuna ilan etmesine rağmen, “hâlâ silahlar tümüyle bırakılmadı” argümanıyla yasal ve hukuksal adımları sistematik olarak geciktirmektedir.
Bu çelişki, sorunun hâlâ “güvenlik anlayışı” merceğinden bakıldığını açıkça ortaya koymaktadır.
Oysa bütün dünya dillerinde “silahlar tümüyle bırakılmadı” ifadesi, soruna hâlâ askerî ve güvenlikçi bir perspektiften yaklaşıldığının en net göstergesidir.
Böylesine tarihsel bir fırsatı kalıcı hâle getirmek için bu anlayıştan bir an evvel vazgeçilmeli, silahın bir daha ortaya çıkmamasını güvence altına alacak yasal ve hukuksal adımlar geciktirilmeden Meclis’e getirilmelidir.
Bu ülkenin kaybedecek bir 45 yılı daha yoktur.
Şiddet
Türkiye’nin en uzun soluklu ve en derin yaralarından biridir.
1984’ten bu yana devam eden silahlı mücadele, on binlerce insanın hayatına mal olmuş, milyarlarca dolarlık ekonomik kaynağın boşa harcanmasına ve toplumsal travmanın nesiller boyu sürmesine neden olmuştur.
Bu nedenle Şubat 2025’te İmralı’dan gelen çağrıyla başlayan yeni barış girişimi, sadece bir “süreç” değil, aynı zamanda ulusal bir vicdan muhasebesidir.
PKK’nin Mayıs 2025’teki fesih açıklaması, Temmuz 2025’teki Süleymaniye’deki sembolik silah yakma töreni ve bazı stratejik bölgelerdeki (özellikle Zap) mağaraların boşaltılmasına ilişkin haberler, örgütün silahlı mücadeleden resmen vazgeçtiğini gösteren somut adımlardır.
İktidar ise bu adımları “yetersiz” bularak, “silahların tümüyle bırakılmadığı” gerekçesiyle infaz düzenlemeleri, dönüş yasaları, siyasal katılım mekanizmaları ve anayasal güvenceler gibi hukuksal adımları ertelemektedir.
Oysa uluslararası barış literatüründe (örneğin Kuzey İrlanda ira barış Anlaşması, Kolombiya FARC süreci ya da Bask ETA’nın çözülme evresi) böylesi sembolik ve deklaratif adımlar, sürecin “güven inşa” aşamasının temel unsurları olarak kabul edilir.
Türkiye’de ise aynı adımlar, hâlâ “güvenlik sorunu” paradigması içinde değerlendirilmekte ve bu da süreci felç etmektedir.
Silahlar Tümden tümüyle bırakılmadı” cümlesi, ilk bakışta teknik ve meşru bir kaygı gibi görünse de, derinlemesine incelendiğinde sorunun hâlâ güvenlikçi bir çerçevede ele alındığının itirafıdır.
Çünkü bu söylem, örgütün açıkça ilan ettiği “silahlı mücadeleden vazgeçme” kararını yok saymakta, sembolik silah yakma törenini “göstermelik” diye küçümsemekte ve 45 yıllık tecrübenin yarattığı güvensizliği gerekçe göstererek her türlü yasal adımı askıya almaktadır.
Bütün dünya diplomasisinde bu yaklaşım, “güvenlik paradigması” olarak adlandırılır.
Yani devlet, karşı tarafın niyetini değil, potansiyel tehdidi merkeze alır.
Oysa barış süreçlerinde asıl mesele, karşı tarafın niyetini test etmek ve bu niyeti kalıcı kılacak hukuksal mekanizmaları devreye sokmaktır.
İktidarın tutumu, tam da bu mekanizmaları devreye sokmamakta, süreci “güvenlik sorunu” olmaktan çıkarmadığını fiilen kanıtlamaktadır.
DEM Parti’nin “eş zamanlılık” talebi de bu bağlamda anlaşılmalıdır.
Barış, tek taraflı bir jest değil, karşılıklı ve eş zamanlı adımların ürünüdür.
Bu tarihsel fırsatın kalıcı hâle getirilmesi, ancak paradigmatik bir değişimle mümkündür.
İktidarın bir an evvel yapması gereken şudur.
Yasal Adımların Meclis’e Taşınması.
Dönüş yasası, infaz düzenlemeleri, siyasal katılımı güvence altına alacak anayasal değişiklikler ve yerel yönetim reformu gibi paketlerin derhâl TBMM gündemine alınması.
Bağımsız bir “Barış ve Uzlaşma Komisyonu”nun oluşturulması, gerekirse uluslararası gözlemcilerin sürece dâhil edilmesi ve şeffaf bir izleme mekanizmasının devreye sokulması.
“Hâlâ silahlar bırakılmadı” söyleminin yerine, “silah bırakma iradesi test ediliyor ve bu irade hukuksal güvencelerle destekleniyor” yaklaşımının benimsenmesi.
Bu adımlar atılmadığı takdirde, süreç ya donacak ya da yeniden şiddete evrilecektir.
Tarih, benzer fırsatların (1993, 1999, 2009, 2013) nasıl kaçırıldığını acı bir şekilde kaydetmiştir.
Artık o hataların tekrarlanması lüksümüz yoktur.
Bu ülkenin evlatları, anaları, babaları, kardeşleri 45 yıldır aynı acıyı yaşamaktadır.
Ekonomik kaynaklar, insan sermayesi, toplumsal barış ve geleceğimiz bu çatışmanın gölgesinde heba edilmiştir.
İktidar, “artık güvenlik sorunu değil” derken bir yandan da güvenlikçi dili terk etmiyorsa, bu çelişkiyi çözmek zorundadır.
PKK’nin açık beyanı ve sembolik adımları, barışın kapısını aralamıştır.
Bu kapıyı sonuna kadar açmak, yasal ve hukuksal adımları geciktirmeden Meclis’e taşımak ve silahın bir daha ortaya çıkmamasını kalıcı hukuksal güvencelerle sağlamak, tarihî bir sorumluluktur.
Barış, cesaret ister. Güvenlik paradigmasından vazgeçmek, en büyük cesarettir.
Bu cesareti göstermek, sadece iktidarın değil, bütün Türkiye’nin geleceğidir.
Çünkü kaybedecek bir 45 yılımız daha yoktur.





