PKK Yöneticisi: Şu anda Türkiye’de tek bir gerilla yoktur

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala
KCK Eş Başkanı Bese Hozat, T24’den Tuğçe Tatari’ye konuştu: “Şu anda Türkiye’de tek bir gerilla yoktur.” “Türkiye’ye silah niye gitsin yani?” “Bütün bunlar gelişmeden tek bir gerilla silah bırakıp gitmez Türkiye’ye.” “Bahçeli de bu oyalama siyasetinin bir parçası mıdır?”

KCK Eş Başkanı Bese Hozat, Tuğçe Tatari’ye konuştu:

“Biz ne yapacağımızı bildiğimiz için hem heyecanlıydık ama hem de sakindik. Silah yakmak sembolik bir eylemdi, demokratik siyaset stratejisine geçişin bir ifadesiydi, bunun kararlılığıydı. Törende yer alan her bir arkadaş da bu bilinçteydi, bu eylemin ne anlama geldiğini biliyordu. Strateji değiştirmiştik ve bu konudaki kararlılığımızı, iddiamızı bu sembolik eylemle ortaya koyuyorduk.

Elbette onlarca yılı bulan bir silahlı mücadele süreci var, bunun getirdiği bir şekillenme var, yarattığı bir zihniyet var, bakış açısı var. Elbette paradigma değişimiyle 20 yılı aşkındır bunun tartışmalarını yapıyoruz. Bu konuda önemli bir değişim, dönüşüm söz konusudur. Fakat yine de silahlı mücadele sürdü.

Devletin demokratik, siyasi yöntemlerle sorunu çözme yönünde irade koymamasından kaynaklı saldırıların devam etmesi, savaşın dayatılmasından kaynaklı silahlı mücadele paradigma değişimi sürecinde de devam etti. Bunun yarattığı elbette bir psikoloji var; duygusal, ruhsal bir şekillenme ve duruş var ve kuşkusuz bunun zorlanmaları da oldu biraz, duygusallığı da oldu. Ama bilinç olarak, ne yaptığımızı iyi biliyorduk, strateji değiştirmiştik ve bu konudaki kararlılığımızı biz o sembolik eylemle ortaya koyuyorduk.

Özetle o törende, devlet adım atarsa demokratik siyaset yapabileceğimizi, yapmak istediğimizi belirtiyorduk ve bunu ortaya koyuyorduk. Her bir arkadaş da bu bilinçte, çeşitli duygusal etkilenmeler olsa da…

Yani temsil ettiğimiz kurum, aldığımız görev, sorumluluk elbette halkta bir güven duygusunu yaratıyor. KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı olarak bu eylemin yönetim ekibinde yer aldım, sözcülüğünü yaptım, öncülüğünü yaptım. Kuşkusuz onun yarattığı bir etki var. Yani halkta yaşanan endişeler, kaygılar var devlete dönük, sürece dönük. Bizim o eylemin içinde oluşumuz, sözcüsü oluşumuz, bu anlamda daha pozitif bir etkilenmeye, düşünmeye de neden olmuştur.”

“Bizimle devlet arasında da bir kanal var, bir mekanizma var, zaman zaman bir araya geliniyor”

“Yasanın yanlışlıkları, hataları, yetersizlikleri çok çok fazladır. Baştan itibaren önderliğimiz de bu yasanın bütünlüklü bir yasa olması gerektiğini, Önder Apo’nun özgürlüğü de dahil tüm yönetimin, tüm kadro yapısının özgürce çalışma, siyaset yapma hakkını tanıyacak, aynı zamanda Kürt sorununun demokratik çözümü için de yol açacak, bunun zeminini döşeyecek nitelikte bir yasanın olması gerektiğini… Önderliğimiz de bunu devlet heyetiyle tartışmış, hatta onlara bir yasa taslağı da sunmuştu.

Biz de görüşlerimizi ilettik. Bizimle devlet arasında da bir kanal var, bir mekanizma var. Zaman zaman bir araya geliniyor, çeşitli görüşmeler oluyor. Hem o mekanizma hem arada çalışan, irtibat kuran bir mekanizma var bizimle önderlik arasında, devlet arasında. O mekanizmalar yoluyla, heyetler yoluyla biz yasaya dair görüşlerimizi önderliğimize iletmiştik. Hem de o görüşmelerde devlet yetkililerine de bildirmiştik yasanın yeterli olması gerektiğini. Bütünlüklü olması gerektiğini, başta Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü olmak üzere örgüt yönetiminin, tüm örgüt kadrosunun eyleme karışan-karışmayan ayrımına gitmeden tüm kadroyu kapsayan özgürlük yasalarının çıkması gerektiğini belirtmiştik.”

“İlk defa örtülü de olsa bir hukuki metnin çıkması anlamlı, ancak ek yasalarla güçlendirilmezse hiçbir sorun çözülmez”

“Bu özgürlük yasalarıyla demokratik siyaset hakkının tanınmasını, silahlı mücadele stratejisini Türkiye’ye karşı bitirdiğimizi, demokratik siyaset stratejisine geçtiğimizi, bu temelde demokratik siyaset yapmak istediğimizi, bunun da ancak örgütlü bir biçimde olabileceğini, özgürlük yasaları çıkarsa mümkün olabileceğini ve bütünlüklü olması gerektiğini pek çok defa biz belirtmiştik. Hem kamuoyuna biz bunu deklare ettik hem de dediğim gibi önderliğimizle ilettik, devletle aramızdaki mekanizmalar üzerinden görüşlerimizi devlet yetkililerine ilettik. Fakat buna uygun bir yasa çıkmadı.

‘Kök yasa’ diyebileceğimiz nitelikte bir yasa da değil. Evet bir çerçeve yasadır. Bir hukuk belgesidir. Bunun belki böyle bir anlamı vardır. Herhâlde bu süreç içerisinde belki de, yani yüzyıllık Cumhuriyet sürecinde ilk defa Kürt sorununun çözümüne dönük, örtülü de olsa böyle bir hukuki metin çıkıyor. Bunun bu anlamda belki bir anlamı vardır, fakat gerçekten onun ötesi bir anlamı yoktur.

Bu çerçeve yasayı güçlendirecek yeni yasalara dair çalışmalar olmazsa, bu yasa ek yasalarla güçlendirilmezse zaten bu yasayla hiçbir sorun çözülmez. Yani bu yasanın belirttiği çerçevede yasanın pratikleşmesi çok mümkün değil. Yani gerçekten kendi içinde son derece çelişkili, sorunlu bir yasa.”

çözülmüş değil. Türkiye demokratikleşmiş değil. Yani bu mücadele daha uzun soluklu devam edecek. Bu açıktır. Biz şuna karar kıldık, bizim ulus devlet kurma gibi bir hedefimiz yoktur. Biz bu paradigmadan, bu stratejiden vazgeçtik. Ulus devlet hiçbir halk için özgürlük getirmemiştir. Dünya örneklerinde tecrübelerden de sabittir.

Biz de elbette bu sonuca kolay ulaşmadık. 10 yıllar içerisinde Önder Apo’nun dünya deneyimlerini, ulusal kurtuluş mücadelelerini, reel sosyalizm deneyimlerini inceleyerek, araştırarak, yoğunlaşarak, analiz ederek ulaştığı sonuçlardır bunlar. Hiçbir ulus devlet gerçekten o ülkenin halkına, toplumuna, kadınlarına özgürlük, eşitlik, demokrasi getirmemiştir.”

“20 yıldır silahsız bir sürecin muhatabını arıyoruz”

“Reel sosyalizmin çözülmesinden sonra da Önder Apo’nun bu konuda oldukça kapsamlı değerlendirmeleri, analizleri oldu ulus devlet üzerine. Bu demokratik ulus paradigmasını geliştirmenin aslında başlangıcı 1993’e dayanıyor. Stratejik değişikliğe gitmenin de ilk yıllarıdır 1993. Hatta bu arayış çok daha öncesi başlıyor, hatırlarsanız 87-88 yıllarında Mehmet Ali Birand‘la önderliğimizin bir röportajı var, orada da ‘Bir muhatap arıyorum, ben bu sorunu demokratik siyasetle çözmek istiyorum’ diyor. Ta o süreçte başlayan bir arayıştır ve 1993’te bu daha da somutlaşmıştır.

Kürt sorununu demokratik siyaset yöntemiyle çözme arayışı, stratejik değişikliğe gitme arayışı daha somutluk kazandı 93’te, ateşkes ilan etti. Biliyorsunuz Turgut Özal‘ın da o konuda siyasi yollarla sorunu çözme arayışı vardı. Ona karşılık olarak ateşkes ilan edildi. Sonra devlet içindeki çetecilik, darbeci eğilim, örgüt içinde de Şemdin Sakık‘ın çeteci pratiği bu süreci sabote etti.

95’te de yine böyle bir ateşkes deneyimi oldu. 98’de de oldu. Hemen akabinde uluslararası komplo (Öcalan’ın yakalanarak Türkiye’ye iade süreci) ile karşı karşıya kaldı Önder Apo. Yani bu sorunu çözümsüz bırakmaya dönük, sürekli böyle savaş denkleminde tutmaya dönük hem uluslararası güçlerin politikaları hem Türkiye’deki bu norm dışı darbeci eğilim, İttihat Terakki eğilimi. Sürekli olarak böyle bu tür arayışlara karşı bir bent oluşturdu, hep boşa çıkaran, sabote eden girişimlerde bulundu ve bu çabalar sonuçsuz kaldı.

Bu yeni başlayan bir durum değil, yani onu demek istiyorum. Bu anlamda biz 20 yılı aşkındır demokratik ulus paradigmasından, bu paradigmanın stratejisi olan silahlı mücadele stratejisinden aslında vazgeçtiğimizi söylüyoruz, bunu çokça ifade ettik, fakat muhatap bulamadık. Türk devleti bu konuda zihniyetinde, paradigmasında, o yüz yıllık kodlarında bir değişikliğe, değişime gitmiyor.”

“Kürt sorununun çözümü Türkiye’nin demokratikleşmesi anlamına gelir”

“Özgürlük hareketine objektif bakmayan, gerçeği anlamadan, bilmeden milliyetçi kodlarla yaklaşım hep süregeldi. Bundan dolayı da, Türkiye toplumu ile de uzun süre sağlıklı bir ilişki, iletişim kuramadık.

Sosyalist, çevrelerle hep ilişkilerimiz oldu, onlarla iletişimimiz oldu. Elbette ortak mücadele zeminlerimiz de oldu. Hâlen de devam ediyor. Fakat Türkiye’deki daha geniş kesimlere, geneline kendimizi anlatmada, ortak mücadele, demokrasi mücadelesi yürütmede çok fazla sıkıntı yaşadık. Bu sıkıntılar hâlen devam ediyor. Dediğim gibi bu da devletin bu inkârcı, imhacı politikalarından kaynaklıdır. Bunu aşabilmenin yolu yargılardan arınarak bakabilmek, Kürtlerle empati kurabilmek, biraz Kürtlerin de dünyasına girebilmek, anlamaya çalışmak gerekiyor.

100 yılı aşkındır bu Kürt toplumu ne yaşıyor, tarihi nedir, Türklerle ilişkilerin tarihi nedir? Bu yüzyıllar içerisinde bu halk birlikte nasıl yaşadı, bu son 100 yıldır neden bu kadar düşmanlaştı, bunda devlet politikasının rolü etkisi nedir, biraz bunların sorgulaması olsa, araştırması olsa, biraz farklı bakabilseler… O durumda inanıyorum ki ön yargılar aşılır ve Kürtlerle daha sıcak ilişkiler, daha demokratik, daha eşitlikçi, daha özgürlükçü ilişkiler ve dostluklar kurulabilir yani. Bu kesinlikle devlet politikasıyla ilgili bir durumdur. Onyıllardır verdiğimiz mücadele aslında Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesidir… Yani Kürtlere dönük geliştirilen inkâr-imha politikaları Türkiye toplumuna da baskıcı ve otoriter politikalar olarak hep geri dönmüştür.

Kürt sorunu çözülürse, Kürtlerin kolektif hakları tanınırsa, kimliği tanınırsa, yerel demokrasi tanınırsa; bu Türkiye’yi de demokratikleştirir, devleti demokrasiye duyarlı hâle getirir. Türkiye’de yönetim biçimini de demokratikleştirir ve Türkiye toplumu da gerçekten nefes alır. Bir bütün olarak Türkiye’yi etkiler, Türkiye toplumunu, Türkiye halklarını olumlu bir biçimde etkiler… O açıdan Kürt sorununun demokratik çözümü önemlidir. “

“Muhalefet hep ‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ yaklaşımında oldu”

“Baştan itibaren CHP, şimdi ise Yeni Parti, bu süreci güçlü sahiplenseydi gerçekten bu mevcut durumda muhalefet üzerinde de bu kadar baskı politikaları söz konusu olmazdı. Türkiye’de de muhalefete dönük, tüm demokrasi güçlerine dönük, tüm muhalif seslere dönük bu kadar baskının nedeni bir bakıma da bu sürece bu çevrelerin çok güçlü sahip çıkmamasıdır.

Yani Türkiye’de hep ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ yaklaşımında oldu muhalefet ve çeşitli çevreler. Eh o yılan da bin yıl yaşamıyor işte. Gün geliyor herkese dokunuyor. Bir yerde anti demokratik bir anlayış, zihniyet, politika varsa bugün değilse de yarın herkese bir biçimde dokunur.

Bu anlamda muhalefetin baştan itibaren yaklaşımları çok yetersizdi. Biz bunun eleştirilerini pek çok defa yaptık. CHP, Özgür Özel sürecinde, özellikle yerel seçimlerle birlikte bir ivme kazanmıştı. Yerelde birçok belediyeyi almıştı. Yerelde iktidardı gerçekten de. Ciddi bir güçtü. İktidar karşısında da denge unsuruydu. Halkın da Türkiye toplumunda onlardan ciddi bir beklentisi vardı. Fakat bunu doğru değerlendiremedi. Mesela bunun değerlendirmesi nasıl olabilirdi?

Çok ciddi bir demokrasi programı ortaya koyabilirdi. Kürt sorunu çözümüne dönük ciddi bir proje ortaya koyabilirdi. Gelişen bu barış ve demokratik toplum sürecini çok güçlü bir biçimde sahiplenebilirdi. Kürt sorununun çözüm projesini ortaya koyarak, Önder Apo’yu da muhatap alarak… Önder Apo’nun muhataplığını hep böyle görmezden geldi, reddetti bir nevi. Çok olumsuz ve negatif yaklaşımlar içerisine, değerlendirmeler içerisine girdi. Bu hâlleri Kürt toplumunda ciddi bir tepki geliştirdi. Çeşitli demokratik ve sosyalist çevrelerde bu yaklaşım çok eksik bulundu. Yetersiz bulundu, rahatsızlık yarattı.

Bu konuda hiç doğru bir politika yürütmedi CHP, şimdi de Yeni Parti’de bunu sürdürüyor. Şayet Kürt sorununun çözüm projesini ortaya koysaydı, iktidarı da bu tartışmanın içine çekseydi, inanıyorum iktidarı da daha erkenden ve ciddi demokratik adımlar atmak zorunda bırakacaktı. Bambaşka bir sürece evrilecekti Türkiye.

O koşullarda muhalefet üzerinde de bu kadar saldırılar, baskılar, tasfiye politikaları gündeme gelmezdi. O tutum muhalefeti de son derece zayıflattı. Aslında bir nevi muhalefet kendi ayağına baltayı vurdu bu süreci sahiplenmeyerek. Kendisine de, Türkiye toplumuna da, halklarına da çok büyük zarar verdi. Yanlış bir, politika yürüttü. hâlâ da yürütmeye devam ediyor. Yeni Parti’nin politikası da bu konuda benzerdir.”

“Muhalefet iktidarın çizdiği sınırları aşamadı”

“Muhalefeti zaten bu kadar kadük bırakan, güçlendirmeyen, gerçek bir iktidar adayı da yapmayan, devletin o yüzyıllık kodlarından, ezberlerinden, kurumsallaşmış ideolojisinden, kuruluş felsefesinden kopmamasıdır. Bunu güncelleyememesidir. Bu konuda ciddi radikal bir değişim, dönüşüm yapamamasıdır.

Elbette yıllar içerisinde belli bir esneme, liberalleşme gelişti. Fakat esas olarak gerçekten devletin o kodlarından kopma olmadı. Özellikle Kürt politikası konusunda. Bizim verdiğimiz mücadeleyle o kaba inkâr kırıldı, aşıldı. Ama şu anda hâlen muhalefetin kendisi de Kürtlerin kollektif haklarını kabul ediyor değil. Kürt sorununu yerel demokrasi temelinde, Kürtlerin kimliğini tanıma, demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi bir anayasayı yapma temelinde çözme zihniyeti ve yaklaşımı içerisinde değil. Böyle bir politikaya sahip değil. İşte bunu başaramamak, zihniyet değişikliğine gidememek, devletin yüz yıllık kodlarından kurtulamamak muhalefeti zayıf bıraktı, kadük bıraktı. Gelinen aşamada da iktidarın çizdiği sınırları da aşamadı. Mevcut durumda iktidar muhalefeti dizayn eder duruma geldi, yani muhalefet kendisini bu duruma getirdi

Kürt sorununa yönelik de muhalefet tam karar vermiş değildir. Söylemde dile getiriyor evet, ‘Kürt sorunu vardır’ diyor. ‘Biz bunu programımıza da koymuşuz, kabul ediyoruz’ diyorlar. Söylemde bu ifade ediliyor. Ta Deniz Baykal sürecinden beri bunu söylüyorlar. Bu Kürt sorunu var da peki bu Kürt sorunu nedir? Bunun adını nasıl koyuyorsun? Bunun çözümü nedir? Nasıl öngörüyorsun? Çözüm planın nedir? Projen nedir? Kürt kimliğini tanıyor musun mesela; bu konuda yeni bir anayasa, demokratik, çoğulcu, özgürlükçü, eşitlikçi, Kürtlerin de kimliğini tanıyan, farklılıkları tanıyan. Özgürlükçü bir anayasa yapmaya hazır mısın, kabul ediyor musun, yerel demokrasiyi kabul ediyor musun? Kürtler baş müzakereci olarak, muhatap olarak Önder Apo’yu görüyor. Önder Apo’yu muhatap olarak kabul ediyor musun? Bütün bu soruları sıralasan herhalde ezber cevaplardır.

Yani Türkiye’de demokratik siyaset yapma örgütlü bir biçimde, kollektif bir biçimde yapma zemini olmazsa… Kürtlerin de kollektif hakları tanınmazsa, önderliğimizin de fiziki özgürlüğü gerçekleşmezse zaten ben ve arkadaşlarımın Türkiye’ye gelmesi mümkün değildir. Bizim Türkiye’ye gelişimizin temel şartı Türkiye’nin demokratikleşmesi, demokratik adım atmasıdır.”

Türkiye’de sosyalizm milliyetçiliğin etkisi altında kaldı”

“Yani Türkiye’de çok güçlü bir sol sosyalist gelenek vardı. PKK hareketi de bu gelenekten etkilenerek oluştu. Mahir Çayan’ların, Deniz Gezmiş’lerin mirası üzerinden PKK hareketi ortaya çıktı. Bunu sürekli Önder Apo da ifade ediyor, biz de sürekli değerlendiriyoruz… Biz de o mirastan çok beslendik gerçekten, çok şey de kattık oradan bu mücadeleye… Fakat Türkiye sosyalist hareketi bu geleneği çok güçlü temsil edemedi, sürdüremedi. Bunun da temel nedeni Kürt sorununa, Kürtlere yaklaşımdı. Tabii tüm sosyalist hareketler açısından söylemiyorum, bir kısmını tabii bunun dışında tutuyorum, onu belirteyim.

HDP ile şimdi DEM Parti ile birlikte hareket eden, mücadele eden, HDP içerisinde yıllardır mücadele yürüten birçok kesim var. Çok değerli insanlar da var, kişi olarak da. Ben tabii ki bunları dışında tutarak belirtiyorum. Fakat Türkiye’de bu gelenekten gelen sol sosyalist çevreler, devletin kurucu ideolojisinin yüzyıllık kodlarının biraz etkisinde kaldılar, Kemalizmin etkisinde kaldılar, milliyetçilik, ulus devletçilik bu kesimler üzerinde de belli düzeyde etkili oldu. Bu açıdan da Kürt özgürlük hareketine hep ön yargı ile yaklaştılar, hep mesafeli durdular, yürüttükleri mücadeleyi Kürtlerin özgürlük, demokrasi mücadelesi ile buluşturamadılar, ittifak kurmaya yanaşmadılar, hep bu konuda son derece mesafeli ve ihtiyatlı yaklaşımları oldu. Bu da Türkiye’de demokrasi mücadelesini zayıflattı, güçsüz kıldı, parçalı kıldı… Milliyetçiliğin de etkisinde kalarak, böyle kendi kulvarında, kendi zemininde yürüttükleri mücadele onları giderek daha da marjinalleştirdi, kadükleştirdi ve son derece zayıf bir mücadele gücü ortaya çıkardı.

Yıllardır, Türkiye’de demokrasi mücadelesini, özgürlük hareketiyle ittifak içerisinde olan sol sosyalist demokrasi güçleri yürütüyor. Yani bugün Türkiye hâlen bir bütünen Türkiye toplumu, halkları iradesi kırılmamış, teslim olmamışsa elbette bu, bu mücadelenin sayesindedir, bu güçlerin verdiği mücadele sayesindedir, kadın hareketinin verdiği mücadele sayesindedir. Bu mücadele o dinamikleri de hep canlı tuttu, umutkâr kıldı, mücadeleci kıldı, direncini biledi, ayakta tuttu. Yani yoksa bu mücadele de olmasaydı, herhâlde şimdi Türkiye’de yaprak bile kıpırdamazdı.”

Önder Apo’nun özgür koşulları bu süreci doğrudan resmi ve fiili yürütmesi belirleyici bir rol oynayacak. Esas odur. Yani bütün bunlar gelişmeden tek bir gerilla silah bırakıp gitmez Türkiye’ye. Bu çok nettir yani. Yani DEM Parti yetkililerinin bu yönlü açıklamaları da yani pek doğru değil yani.”

“Şu anda Türkiye’de tek bir gerilla yok”

“Biz bir açıklama da yaptık, 8 Ekim’de bir açıklamamız oldu. Türkiye’deki Bakur, Kürdistan kırsalındaki bütün gerilla gücünü medya savunma alanlarına çekmiş bulunmaktayız. Şu anda Türkiye’de tek bir gerilla yoktur. Sınıra çok yakın değil, yani epey içeridedir. Fakat uzun süredir Türkiye bunu sorun yapıyordu. Metina’da dört savaş tüneli vardı, mevziler vardı. Biz bunu da gerekçe olmaktan çıkarmak için bu tünelleri de boşalttık. Şu anda Türkiye sınırına yakın hiçbir savaş tüneli ve mevzi kalmamış durumdadır. Yani Türkiye’nin sınırları içerisinde de tek bir gerilla kalmamış durumdadır.

Gerçekten tarihi ciddi adımlar atmış bulunmaktayız. Türkiye artık demokratik, siyasi ve hukuki adım atmak durumundadır. Şayet atmazsa, ki bunun elbette en temel adımı Önder Apo’nun özgür yaşam ve çalışma koşullarının değiştirilmesidir. Özgürce Önder Apo’nun resmi ve fiili olarak bu süreci yürütmesidir.

Bunlar sağlanmazsa ve bu konuda bir adım atılmazsa yani artık elbette süreç çok sıkıntılı bir döneme girecektir. Biz de artık farklı tartışmalar ve değerlendirmeler yapmakla yüz yüze kalacağız.

Bir oyalama siyaseti var. Bizim gördüğümüz taktiksel bir yaklaşım var. Zamana oynuyor gibi iktidar. Bölgedeki konjonktüre bakıyor. Türkiye’nin bir de iç gündemi var, iç dengeleri var. Şimdi önümüzde seçim de var. Bir seçim gündemi de şimdiden ısıtılıyor… Şunu belirteyim, bu süreç seçime alet edilemez. Seçime alet edilir, bu süreç araçsallaştırılırsa, Türkiye halklarına, Türkiye toplumuna çok yazık edilir. Türkiye çok büyük kaybeder. Bu toplum, bu halklar çok büyük kaybeder. Bu hükümet de, bu iktidar da yani çok büyük bir hüsranla karşı karşıya kalır.

Biz 5-7 Mayıs tarihleri arasında PKK kongresini yaptığımızda çok tarihi bir karar aldık. Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleyi durdurduk, fakat biz bir şart olarak da şunu koyduk; Önder Apo özgürce bu süreci yürütecek… Yani Türkiye’nin ciddi adım atması gerekiyor. Adım bekliyoruz yani. Derhal Önder Apo’nun özgürce bu süreci yürütebileceği biçimde koşullarının değiştirilmesi gerekiyor. Bunun bir hukuka ve kanuna da kavuşturulması gerekiyor. Önder Apo’nun hem hareket yönetimiyle doğrudan görüşmesi, gazetecilerle/medyayla görüşmesi, düşüncelerini/değerlendirmelerini Türkiye toplumuna taşıması, tüm kamuoyuna yansıtması, yine siyasetçilerle, akademisyenlerle, görüşmek istediği, ihtiyaç duyduğu her kişi, çevre, kesimle görüşmesi bu süreç açısından zaruridir, gereklidir. Artık bundan sonrası bizden herhangi bir adım beklenmemelidir. Devlet adım atmalıdır. Atacağı ilk adım da Önder Apo’nun bu süreci özgürce yürütmesini sağlayacak koşulların oluşturulmasıdır. Bunun hukuki güvencesinin de sağlanmasıdır. Bunun adı da statüdür.”

Bahçeli’nin olumlu açıklamaları somut bir adıma dönüşmüyor”

“Süreç başladığından beri Devlet Bahçeli‘nin pozitif, olumlu değerlendirmeleri oluyor. Böyle açıklamalarında da iktidarı, hükümeti epey aşan onun ilerisinde değerlendirmelerde de bulunuyor.

‘Barış ve siyasallaşma koordinatörü olsun Öcalan’ diyen Devlet Bahçeli’nin ta kendisidir. ‘Gelsin Meclis’te konuşsun, DEM Parti grubuna hitap etsin” diyen Bahçeli’nin kendisidir. ‘Umut hakkından yararlansın’ diyen de Bahçeli’nin kendisidir. ‘Gelsin işte önü açıktır her yerde. Gezebilir, siyaset yapabilir, çalışabilir’ diyen de Bahçeli’nin kendisidir.

Fakat Bahçeli’nin söyledikleri pratik, somut bir adıma dönüşmüş değil. Bahçeli de elbette sıradan biri değil… Bu söylem devlet açısından da bu 42 yıllık savaşın bir pata savaşı olduğunun itirafı oluyor aslında… Bu devlette bir kırılmadır elbette. Fakat bu söylemin günümüzde, bu süreçte somut bir politikaya dönüşememesi, bir plana ve projeye somut bir adıma dönüşememesi de yine bu devlet zihniyetiyle ilgili bir durumdur.

Yani bir kırılma olmakla birlikte bir bütün devletin zihniyetinde bir değişme hâlen söz konusu değildir. Yani böyle de bir gerçeklik var. Artık Kürt varlığını kabul ediyor fakat bu defa da Kürtlerin haklarını hukuksal olarak kabul etmiyor.

Devlet Bahçeli’nin kendisi de bu iktidarın dışında değil. Yönetimin, iktidarın bir parçası da MHP’dir. Ee Devlet Bahçeli’nin söyledikleri bir somut politikaya, adıma dönüşmüyorsa bu ciddi bir sorundur, o zaman bu Bahçeli’ye dönük de kuşku yaratıyor, kaygı yaratıyor. Acaba Bahçeli de bu oyalama siyasetinin, zamana oynama siyasetinin bir parçası mıdır, deniliyor. Bir rol paylaşımı mı var, diye düşündürüyor. Çünkü Bahçeli’nin bu iktidar hükümet içerisindeki ağırlığı her açıdan küçümsenemez bir ağırlıktır. Herhâlde bunu hepimiz takdir ederiz. Biz biliyoruz, yani Erdoğan Devlet Bahçeli’siz böyle ciddi bir sürecin içine girmezdi. Mümkün değil bu. Zaten inandırıcı olması için de bu süreçte ilk konuşan Bahçeli oldu biliyorsunuz. Yani 2024’ün sonbaharında Bahçeli’nin çağrısıyla, Önder Apo’nun da bu çağrıya cevap vermesiyle bu süreç başladı.

İki yılını doldurdu. Bu iki yıl içerisinde de sürekli Bahçeli’nin olumlu, pozitif ağırlıkta açıklamaları oldu. Ama bir türlü dediğim gibi, bu somut bir adıma dönüşmüyor, bir politikaya dönüşmüyor… Durum buyken bu niye mesela somut bir adıma dönüşmüyor? O zaman yani Devlet Bahçeli de bu söylemlerde bulunurken ama diğer taraftan da, yani Erdoğan’ın, AKP yetkililerinin o söylemleri de birlikte mi tartışılarak planlanıyor? Yani bu yönde kuşkular aslında kamuoyunda da var bizde de, bunları tartışıyoruz biz de, bu böyle kuşku ve kaygıya yol açıyor yani.”

“Silahlar Türkiye’ye niye gitsin, Kürtlerin yaşadığı diğer parçalarda halk öz savunması için kullanır”

“Kürtler sadece Türkiye’de yaşamıyor. Kürtler bölgenin her yerinde yaşıyor ve birçok yerde Kürtler hâlen büyük bir tehdit ve saldırı altındadır. O silahlar, diğer parçalarda halkın öz savunması için, halk kendi öz savunması için o silahları kullanır. Türkiye’ye silah niye gitsin yani? Biz zaten Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleyi durdurarak, o sürece son vererek, demokratik siyaset stratejisi geliştirerek, silahlarımızı bırakıp Türkiye’ye giderek, Türkiye’de örgütlü demokratik siyaset yürüterek, bunun kararını vererek zaten Türkiye açısından silah tehdit olmaktan, Türkiye’nin ifadesiyle tehdit olmaktan çıkıyor.

Biz artık silahı Türkiye açısından tehlike, tehdit olmaktan çıkarmış bulunmaktayız. Türkiye sınırları içerisinde, Türkiye sınırlarına yakın tek bir gerilla yoktur… Türkiye demokratikleşirse, demokratik adım atarsa, siyasi, hukuki, demokratik düzenlemelere giderse ve önderliğimiz de fiziki özgürlüğüne kavuşur bu süreci özgürce yürütürse silahlarımızı bırakıp tüm gerillalar Türkiye’ye gider. Türkiye’de örgütlü bir biçimde demokratik siyaset yürütür, demokratik mücadele yürütür. Yani biz mücadeleyi bırakmıyoruz, biz mücadelenin yöntemini değiştiriyoruz. Biz silahlı mücadele yürütmeyeceğiz, demokratik mücadele yürüteceğiz. Ama demokratik mücadeleyi biz örgütlü bir biçimde yürüteceğiz. Bu konuda Türkiye’de de siyasi ve hukuki düzenlemelerin, yasal düzenlemelerin olması gerekiyor. Dolayısıyla Türkiye’nin de demokratikleşmesi gerekiyor… Yani bunun güvencesi olursa, bunun inancı gelişirse, bunun umudu gelişirse, diğer şey çorap söküğü gibi gelir.

Yani Türkiye’de demokratik siyaset yapma örgütlü bir biçimde, kollektif bir biçimde yapma zemini olmazsa… Kürtlerin de kollektif hakları tanınmazsa, önderliğimizin de fiziki özgürlüğü gerçekleşmezse zaten ben ve arkadaşlarımın Türkiye’ye gelmesi mümkün değildir. Bizim Türkiye’ye gelişimizin temel şartı Türkiye’nin demokratikleşmesi, demokratik adım atmasıdır.”

“Kürtçe konuşursan başına iş gelir denilerek büyüdük”

“Kürt kimliği yok sayılan bir kimlikti, varlığı kabul edilmiyordu, inkâr ediliyordu. Ben kendi çocukluğumdan biliyorum, yani biz aile içinde bile Kürtçeyi konuşmaktan korkardık. Büyüklerimiz bize korkuyu aşılardı; dikkat edin, dışarı gittiğinizde işte Kürtçe konuşmayın, hedef olursunuz, başınıza bir iş gelir, kötü işler gelir.

Aynı zamanda ben Aleviyim, Dersimliyim. Alevi kimliği de 100 yıldır yok sayılıyor. Alevi inancını haklarını yok sayan bir anlayış var. Bir asimilasyon ve yok etme politikası inanç üzerinden de yürütülüyor. Bunun korkularıyla da biz büyütüldük; aman bir yere gittiğinizde Alevi kimliğinizi çok belli etmeyin, ortamlara bakın, ortamlara göre açılın.

Büyüklerin hep bize aşıladığı, öğrettiği bunlar oldu. Yani bunları yaşadık, deneyimledik. Aynı zamanda bu politikalara karşı bir taraftan bu korku varken, ama bu korkunun beslediği bir öfke ve nefret de vardı devlete ve devlet politikasına. Yani o korku devletle bir gönüllülük temelinde bir ilişki ortaya çıkarmıyor. Biz bu hafızayı da aldık aynı zamanda o çevreden, aileden, kültürden, hepsini iç içe yaşadık. Kadın olarak da ezilen bir kimlik, kadın kimliği de cinsiyetçi kültürün, egemen sistemin, erkek egemen devletin, politikaların yok saydığı, ezdiği, sömürdüğü bir kimlik. Elbette bunun da yaşattıkları, yarattıkları, oluşturdukları var kişi olarak bende ve benim gibi olan tüm kadınlarda, tüm yoldaşlarda kuşkusuz. Yani bütün bunlar özgürlük arayışıyla buluşunca kuşkusuz bu yeni bir kişilik oluşumunda çok önemli etkide bulunuyor. Artık o evden çıkan insan değilsiniz.

Siz bambaşka bir insansınız. Siz böyle herkesin düşündüğü, kurguladığı, kendince empati kurduğu bir insan olamıyorsunuz. Şu anda örneğin, yani şu mevcut koşullarda Türkiye’ye gitmeyi hayal etmiyorum. Yani şu anda Türkiye açık bir cezaevidir. Korkunç bir baskı ve zulüm altında insanlar yaşıyor, günlük olarak kişilikleri parçalanıyor, yani emeğini satıyor, kalemini satıyor, yani gerçekten çok ciddi bir bu politikaların ortaya çıkardığı bir dejenere olma durumu var, çürüme hâli de var.

O açıdan yani ‘oturup da bir simit yeseydim, bir Dersim’e gitseydim’ falan gibi düşüncelerim olmaz. Bu koşullarda hele hiç olmaz. Yani bu şekillenen kişilik, bizde oluşan kişilik, zihniyet neye özlem duyar; özgür bir Türkiye’ye, demokratik, eşit bir Türkiye’ye, gerçekten böyle… Kendini özgürce ifade edeceğin, her kesimin, her farklı kimliğin özgürce kendisini ifade ettiği, kendisini özgürce örgütlediği, yerel demokrasinin Türkiye’nin geneline yayıldığı, demokratikleşen bir Türkiye’nin özlemini duyar, özlemini çeker.Yani şunu demek istiyorum; büyük bir heyecanla gelmeyi bekliyorlar, yol bekliyorlar, kim dönecek heyecanı var filan gibi. Vallahi öyle kimsenin bu hâlde yol beklediği yoktur. Kimsenin öyle bu mevcut duruma özlem, yani bu koşullarda gidip çalışma, kalma, yaşama özlemi hiç yoktur. Yani onu çok rahatlıkla belirtebilirim.

Onlarca yıldır verdiğimiz mücadelenin bir de hayatımız boyunca yaşadıklarımızın, tecrübe ettiklerimizin bizde geliştirdiği bir hafıza var, zihniyet var, Bunun şekillendirdiği bir duygusal ve ruhsal yapı var ve bunun toplamı da bir kişilik var. Biraz siyasete de toplumsal yaşama da hayata da mücadeleye de sıradan bir yaşama da biz bu paradigmayla bakıyoruz. O yüzden bunun da böyle anlaşılması biraz zor olabilir.”

Giriş Yap

Batman Burada ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

NOT: ✅ Oturumu açık tut kısmını aktif hale getirin.

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.