Batmanlı dünyaca ünlü ressam Ahmet Güneştekin, T24’te yayımlanan yazısında Selahattin Demirtaş’ın yaklaşık 10 yıllık tutukluluğunu insani bir pencereden ele aldı.
“Bir ülke, insanının ömründen kaç yıl alabilir?” diye soran Güneştekin; adalet, özgürlük, barış ve aileden ayrı geçen yıllara dikkat çekerek, “Hiçbirimizin birbirimizin ömründen çalacak kadar zamanı yok” ifadelerini kullandı.
İŞTE O YAZI:
Bir ülke, insanının ömründen kaç yıl alabilir?
On yıl. Biz dışarıda on yıl yaşlandık. Çocuklarımız büyüdü. Anne babalarımız yaşlandı. Bazı dostlarımızı kaybettik. Hayatlarımız değişti. Demirtaş’ın hayatında da zaman durmadı. Başak Demirtaş’ın hayatında da. Kızlarının hayatında da. Bu yüzden başlıktaki soruyu gerçekten önemsiyorum: Bir ülke, insanının ömründen kaç yıl alabilir? Ve aldığı yılları geri verebilir mi?
On yıl.
Söylemesi birkaç saniye.
Ama bir insanın hayatında çok uzun bir zaman.
Bir çocuk büyür. Bir baba kızlarının çocukluktan gençliğe geçişini kaçırır. Doğum günleri, bayramlar, aynı sofrada yenmesi gereken yemekler geçip gider. İnsanlar yaşlanır, hayat değişir.
Geçen zaman geri gelmez.
Selahattin Demirtaş 4 Kasım 2016’dan beri cezaevinde.
Neredeyse on yıl.
Bu yazıda onun siyasetini tartışmak istemiyorum. Benim düşündüğüm daha basit ve daha insani bir şey:
Bir insanın hayatından geçen on yıl.
Daha önce de söyledim; ben siyaset yazmak istemiyorum. Hafta sonları T24 için kültür, sanat, gastronomi, tarih, geziler ve çevre üzerine yazıyorum. Bunları yazmaktan da mutluyum.
Ama insan her zaman kendisine çizdiği sınırların içinde kalamıyor.
Bazen vicdan başka bir şey söylüyor.
Bu yazıyı da bana vicdanım yazdırdı.
Hayatım boyunca bağımsız bir sanatçı oldum. Herhangi bir siyasi yapının içinde yer almadım, herhangi bir siyasi liderin arkasında yürümedim, sanatımı hiçbir iktidara yaslamadım.
Bunu özellikle söylüyorum.
Çünkü Selahattin Demirtaş’ın hakkını savunmak, onun bütün siyasi görüşlerini paylaşmak anlamına gelmiyor.
Bir insanın hakkını savunmak için onunla aynı düşünmek zorunda değiliz.
Hatta vicdanın gerçek sınavı burada başlıyor.
Kendimize yakın olanın hakkını savunmak kolay. Asıl mesele, bizim gibi düşünmeyen birinin hakkı söz konusu olduğunda ne yaptığımız.
Demirtaş’ın yerinde siyasi düşünceleri bana tamamen ters bir insan olsaydı da aynı şeyi söylemek isterdim.
Çünkü vicdanın partisi yok.
Bir babanın kaybettiği zaman
Bu satırları iki kız babası bir sanatçı olarak yazıyorum.
Gençlik yıllarım oldukça zor şartlarda geçti. Ben de hayatımın bazı dönemlerinde kızlarımdan ayrı kaldım.
Bir babanın kızını özlemesinin ne olduğunu biliyorum.
Bu yüzden Demirtaş’a baktığımda aklıma sadece siyaset gelmiyor.
İki kız babası bir adam görüyorum.
Kızları büyürken yanlarında olamayan bir baba…
Ben bu yıl 60 yaşıma giriyorum. İnsan bu yaşlara geldiğinde zamana gençliğindeki gibi bakmıyor.
Gençken önümüzde bitmeyecek kadar çok yıl olduğunu sanıyoruz.
Sonra anlıyoruz ki insanın asıl servetlerinden biri sevdikleriyle geçirebildiği zamanmış.
Para kaybedilir, yeniden kazanılır. Bir iş bozulur, yeniden kurulur. Bir ev yıkılır, yeniden yapılır.
Ama zamanı yeniden yapamazsınız.
Bir çocuğun 12 yaşını babasına geri veremezsiniz.
Demirtaş cezaevinde geçen zamanı boşluğa bırakmadı. Okudu, yazdı, edebiyatla uğraştı, müziğe ve resme yöneldi.
Bir sanatçı olarak bunu anlayabiliyorum.
İnsan bazen bir cümleyle, bir kitapla, bir resimle dışarıdaki hayatla bağını koruyor. Bulunduğunuz yer birkaç metrekare olabilir ama insan zihnine aynı duvarları örmek o kadar kolay değil.
Demirtaş da kendisine kelimelerden, renklerden ve seslerden başka bir alan açtı.
Ama hiçbir kitap kızınıza sarılmanın, hiçbir resim aynı sofrada oturmanın, hiçbir şarkı kaçırılmış bir doğum gününün yerini tutamaz.
Dışarıda geçen on yıl
Bu yılları düşünürken Başak Demirtaş’ı da düşünmemek mümkün değil.
Cezaevi sadece içerideki insanın hayatını değiştirmiyor.
Dışarıda bekleyenlerin hayatını da değiştiriyor.
İki kız çocuğunu babalarından uzakta büyütmek, onların çocukluktan genç kadınlığa geçişine omuz vermek, kendi özlemini taşırken çocuklarının özlemini de taşımak kolay olmasa gerek.
Başak Demirtaş’ın bu yıllar boyunca dikkatimi çeken tarafı, yaşadığı ağırlığı sürekli bir öfke diline dönüştürmeden taşıması oldu.
Eşinin yanında durdu, kızlarını büyüttü, kendi ayakları üzerinde kaldı.
İnsan on yıl beklerken aslında yalnızca beklemiyor. Hayatı devam ettirmek zorunda.
Zaman sadece içeridekinden gitmiyor.
Bekleyenden de gidiyor.
Çocuklardan da.
Cezaevinin duvarları bazen cezaevinden çok daha uzağa uzanıyor.
Acının milliyeti yok
Selahattin Demirtaş’ın siyasi görüşlerini beğenmeyebilirsiniz.
Söylediklerini eleştirebilir, siyasi çizgisine karşı çıkabilirsiniz.
Demokratik hayat zaten bunun için var.
Ama bir insanın hakları söz konusu olduğunda onu sevip sevmememiz, ona oy verip vermememiz ölçü olamaz.
Yıllarca Anadolu’yu dolaştım.
Şehirlerde, kasabalarda, köylerde insanların evlerine girdim, sofralarına oturdum, hikâyelerini dinledim.
Türk anneleri de dinledim, Kürt anneleri de.
İnsan bütün bunlardan sonra çok basit bir şey öğreniyor:
Acının milliyeti yok.
Bir anne çocuğunu kaybettiğinde hangi dili konuştuğunun ne önemi var?
Bir çocuk babasını bekliyorsa o özlemin Türkçesiyle Kürtçesi farklı mı?
Mezarlıkta bütün diller susuyor zaten.
Biz yıllarca birbirimizin acılarını yarıştırdık.
Kimin daha çok acı çektiğini, kimin daha haklı olduğunu tartıştık.
Tarihin elbette bir hakikati var. Hiçbirimizin o hakikati silmeye hakkı yok.
Ama artık başka bir soruyu sormamız gerekiyor:
Bundan sonra ne yapacağız?
Barış dediğimiz şey
Barış geçmişi unutmak değildir.
Zaten unutamayız.
İnsan kendi hafızasını silemez, toplumlar da silemez.
Hatırladığımız halde birlikte yaşayabilmeyi öğrenmek zorundayız.
Bugün Türkiye uzun yıllardan sonra yeniden silahların susmasını, çatışmanın sona ermesini, demokratik siyasetin alanının genişlemesini ve toplumsal barışı konuşuyor.
Ben bu süreci başından beri destekliyorum.
Çünkü bu ülke çatışmayı yeterince denedi.
Artık konuşmayı, siyaseti ve birlikte yaşamayı denemek zorundayız.
Bu nedenle benim aklımdaki soru çok açık:
Madem silahların susmasını ve siyasetin konuşmasını istiyoruz, Selahattin Demirtaş neden hâlâ cezaevinde?
Bunu sürece karşı olduğum için sormuyorum.
Tam tersine, konuştuğumuz barışın gerçek ve toplumda karşılığı olan bir şeye dönüşmesini istediğim için soruyorum.
Demirtaş’ın hangi hukuki mekanizmayla tahliye edilebileceğini hukukçular tartışır.
Ben hukukçu değilim.
Hukukun yerine geçip karar vermek gibi bir iddiam da yok.
Ama yaklaşık on yıldır cezaevinde bulunan ve milyonlarca insanın siyasi iradesinde karşılığı olmuş bir insanın özgürlüğünün bugün konuşulan yeni dönem açısından ne anlama geldiğini sormanın meşru olduğunu düşünüyorum.
Silahın yerini demokratik siyaset alacaksa siyasetin alanının da genişlemesi gerekir.
Selçuk Mızraklı o kapıdan çıktı
Dün Selçuk Mızraklı yaklaşık yedi yıl sonra Edirne Cezaevi’nden çıktı.
Onun özgürlüğüne kavuşmasını çok önemli buluyorum.
Tahliyesi cezasının infazının tamamlanmasının ardından gerçekleşti. Bunu başka bir siyasi gelişmenin sonucu gibi göstermenin doğru olmadığını biliyorum.
Ama insan bazen hukuki gerekçenin ötesinde bir fotoğrafa bakıyor:
Bir cezaevi kapısı açılıyor ve bir insan yıllar sonra dışarı çıkıyor.
O kapı açıldığında insanın aklına ilk olarak özgürlük geliyor.
Sonra zaman.
Çünkü Selçuk Mızraklı dışarı çıktı ama içeride geçirdiği yaklaşık yedi yıl onunla birlikte çıkmadı.
O yıllar orada kaldı.
Geri gelmeyecek.
Üstelik Mızraklı son yıllarını aynı cezaevinde Selahattin Demirtaş’la birlikte geçirdi.
Dün biri o kapıdan çıktı.
Diğeri içeride kaldı.
Umarım en kısa zamanda Selahattin Demirtaş da ailesine, kızlarına, sevdiklerine ve hayatına kavuşur.
Ve hukuken özgürlüğüne kavuşması gereken herkes için adalet işler.
Bunu söylerken kimin hangi partiden olduğuyla ilgilenmiyorum.
Kimin hangi siyasi görüşü savunduğuyla da.
Bu yazının başından beri anlatmaya çalıştığım şey bu:
Benim için önce insan var.
Ben bir sanatçıyım.
Siyasetin hükmünü vermek istemiyorum. Ama bir insanın zamanına, özgürlüğüne ve ailesinden ayrı geçen yıllarına kayıtsız kalamam.
Benim talebim siyasi değil.
İnsani.
İnsanların düşüncelerini özgürce söyleyebildiği, siyasetin siyasetle karşılık bulduğu, hukukun herkese aynı mesafede durduğu ve hiç kimsenin özgürlüğünün siyasi hesapların konusu olmadığı bir ülkede yaşamak istiyorum.
Demirtaş için de bunu istiyorum.
Benimle aynı düşünmeyen biri için de.
Adını hiç bilmediğim bir insan için de.
Çünkü özgürlüğü sadece kendimiz gibi düşünenler için istiyorsak, istediğimiz şey özgürlük değildir.
Bundan sonra ne yapacağız?
Türkiye çok uzun yıllar acı çekti.
Türkler de acı çekti, Kürtler de.
Anneler çocuklarını kaybetti. Çocuklar babasız büyüdü.
Bunları yok sayarak bir yere varamayız.
Ama bu acılardan sürekli yeni acılar üretmek zorunda da değiliz.
Barışın kolay olduğunu hiç düşünmedim.
Karşınızdakini dinlemeniz gerekir. Bazen kendi ezberinizi sorgulamanız, yıllarca doğru bildiğiniz bir şey için “yanılmışım” diyebilmeniz gerekir.
Bir ülkenin büyüklüğünü biraz da burada görüyorum.
Kendi hatasına bakabilmesinde.
Türkiye’nin önünde bugün böyle bir imkan olduğuna inanıyorum.
Kürtlerin acısını Türklerin acısına karşı yarıştırmadan, Türklerin korkularını küçümsemeden, Kürtlerin hafızasını inkar etmeden ortak bir gelecek kurabilmek…
Benim barıştan anladığım bu.
Kimsenin diğerini yenmek zorunda olmadığı bir hayat.
On yılı kim geri verecek?
Şimdi yeniden başa dönelim.
On yıl.
Biz dışarıda on yıl yaşlandık.
Çocuklarımız büyüdü. Anne babalarımız yaşlandı. Bazı dostlarımızı kaybettik. Hayatlarımız değişti.
Demirtaş’ın hayatında da zaman durmadı.
Başak Demirtaş’ın hayatında da.
Kızlarının hayatında da.
Bu yüzden başlıktaki soruyu gerçekten önemsiyorum:
Bir ülke, insanının ömründen kaç yıl alabilir?
Ve aldığı yılları geri verebilir mi?
Veremez.
Bir babaya kızlarının büyüdüğü yılları geri veremezsiniz.
Bir eşe ayrı geçen yılları, çocuklara babalarıyla yaşayamadıkları çocukluklarını geri veremezsiniz.
Hiçbir mahkeme, hiçbir devlet zamanı geri getiremez.
Selahattin Demirtaş’ın hikayesine bir siyasi partinin penceresinden bakmıyorum.
İki kız babası bir sanatçı ve bu ülkede yaşayan bir insan olarak bakıyorum.
Geçmiş on yılı değiştiremeyiz.
Ama bundan sonrasına karar verebiliriz.
Selçuk Mızraklı dün cezaevinin kapısından çıktı.
Umarım bundan sonra daha çok kapı açılır.
Çünkü hayat sandığımızdan daha kısa.
Ve hiçbirimizin birbirimizin ömründen çalacak kadar zamanı yok.







