Batmanlı gazeteci İlhami Işık’ın Serbestiyet’te yer alan yazısında, adımların öncelikli ve sahici dönüşümünün örgütten değil, devletten beklenmesi gerektiğini ifade etti.
“Adına ne derseniz deyin, eğer toplumun bu sürece inancı olsun istiyorsanız, hiçbir özel kanuna ve zamana ihtiyaç duymadan atacağınız sembolik adımlar her zaman vardır.
Ve bu adımların hiçbiri PKK’nin silahtan vazgeçmesiyle alakalı değildir.
Selahattin Demirtaş ve arkadaşlarını hemen serbest bırakabilirsiniz.
AİHM kararlarını hemen uygulayabilirsiniz.
On binlerce suçsuz KHK’lıyı görevlerine iade edebilirsiniz.
Kayyumlara son verebilirsiniz.
Bu ve benzeri adımları herhangi bir özel yasa gerektirmeden hayata geçirebilirsiniz.
Çünkü hak ve özgürlükler rehin alınacak değerler değildir.”
İŞTE O YAZI:
Şiddetin kendine geniş bir toplumsal zemin bulması, şiddet zihniyetinin ve şiddet dilinin toplumda yerleşip kalıcılaşmasının ana kaynağı, devletin uzun yıllar boyunca sistematik olarak sürdürdüğü inkâr, asimilasyon, dışlama ve tek boyutlu güvenlikçi politikalarıdır.
Devletin sorunu yok sayması, soruna yanlış teşhis koyması, sorunu çözmek istememesi ya da yanlış yol ve yöntemlerle müdahale etmesi sonucunda bu şiddet sarmalı oluşmuş, derinleşmiş, nesilden nesile aktarılır hâle gelmiş ve toplumsal bir yaraya, kolektif bir travmaya dönüşmüştür.
Evet, örgüt de dilini ve zihniyetini değiştirmelidir. Bu tartışmasız bir gerçektir ve bu değişim mutlaka gerçekleşmelidir.
Ancak bundan önce asıl yapılması gereken, sorunun ana sahibi olan devletin dilini ve zihniyetini köklü bir şekilde değiştirmesidir. Çünkü sorunu kendi havzasında büyüten, onu besleyen, derinleştiren, kronikleştiren ve her defasında yeniden üreten temel aktör devlettir.
Bu gerçeği görmeden yapılacak her analiz eksik kalacak, her çözüm önerisi ise yüzeysel ve sonuçsuz olacaktır.
Devlet, Kürt meselesini neredeyse baştan beri yalnızca bir “terör sorunu” ve “güvenlik meselesi” olarak tanımlamış, meseleyi siyasi, toplumsal, kültürel, ekonomik ve hukuki boyutlarından kopararak dar bir güvenlik alanına hapsetmiştir.
Kimlik taleplerini, kültürel hak arayışlarını, ana dilde eğitim ve ifade özgürlüğü taleplerini “bölücülük”le, “devletin bekasına yönelik tehdit”le eşdeğer tutmuştur.
“Dağ Türkü” tezinden başlayarak ana dilin kamusal alanda kullanımının yasaklanmasına, köy isimlerinin değiştirilmesine, faili meçhul cinayetlere, olağanüstü hâl uygulamalarına, kitlesel köy boşaltmalara, işkenceye ve sistematik hak ihlallerine kadar uzanan politikalar, devletin sorunu nasıl kendi içinde büyüttüğünün, nasıl derinleştirdiğinin ve nasıl şiddet için verimli bir toprak hazırladığının açık ve acı kanıtlarıdır.
Şiddet zihniyeti, adaletsizlik duygusunun, inkârın, hor görülmenin, dışlanmanın, umutsuzluğun ve onur kırıcı muamelenin toprağında filizlenir ve kök salar.
Devlet, Kürt vatandaşlarının varlığını, dilini, kültürünü ve kimliğini uzun süre resmen inkâr ettiği, onları “potansiyel tehdit” olarak gördüğü müddetçe, bu inkârın yarattığı derin güvensizlik, kırgınlık ve öfke birikimi, şiddetin toplumsal meşruiyet zeminini genişletmiştir.
İnsanlar taleplerini barışçıl ve demokratik yollarla ifade edebilecekleri, karşılık bulabilecekleri bir siyasal alan bulamadıklarında, alternatif arayışına girmekte gecikmemişlerdir.
İşte bu noktada şiddet, bir tepki olarak, bir savunma mekanizması olarak, hatta bazıları için “onur mücadelesi” olarak toplumsal kabul görmeye başlamıştır.
Oysa gerçek çok daha nettir.
Devlet, sorunu hak, hukuk ve siyasi özgürlükler bağlamında ele aldığı, bu anlamda somut, samimi, cesur ve kalıcı adımlar attığı anda şiddet ve şiddet zihniyeti otomatik olarak nefes alamaz hâle gelir ve marjinalleşir.
Çünkü insanlar, kendi taleplerinin siyaset ve hukuk içinde karşılık bulabildiğini, onurlarının korunduğunu ve eşit yurttaş muamelesi gördüklerini hissettikleri yerde şiddete ihtiyaç duymazlar.
Şiddetin toplumsal tabanı daraldıkça örgüt de ya değişmek zorunda kalır ya da toplum nezdinde hızla yalnızlaşır ve etkisini kaybeder.
Ne yazık ki devlet uzun yıllar boyunca “önce terör bitsin, sonra haklar konuşulur” mantığıyla hareket etmiştir. Bu yaklaşım, nedensellik ilişkisini tersyüz eden, sorunu çözmek yerine sürekli yeniden üreten klasik bir hatadır.
Çünkü şiddeti yaratan zemini ortadan kaldırmadan sadece şiddeti hedef almak, sorunun kökten çözümünü engeller.
Tam tersine, bastırılan her dalga daha güçlü, daha öfkeli ve daha radikal bir şekilde geri dönmüştür. Güvenlikçi politikalarla sağlanan geçici sükûnetler, genellikle yeni şiddet dönemlerinin tohumlarını ekmiştir.
2000’li yıllarda atılan bazı adımlar –TRT Kurdî’nin yayın hayatına başlaması, Kürtçe seçmeli ders uygulaması, kültürel haklarda sınırlı genişlemeler, Q, X, W harflerinin serbest bırakılması– inkâr politikasından bir uzaklaşma belirtisi olarak değerlendirilebilir.
Ancak bunlar çoğu zaman yetersiz, koşullu ve kırılgan kalmıştır.
2013-2015 Çözüm Süreci ise devletin daha cesur adımlar atmaya hazır olduğunu göstermiş, kamuoyu nezdinde büyük bir umut yaratmıştır.
Ne var ki süreç, PKK’nın hendek siyaseti, şehirlerdeki şiddet eylemleri ve silahlı mücadelenin yeniden canlandırılmasıyla çökmüştür.
Bu çöküş, şiddetin bitmediği, örgütün silahlı varlığını koruduğu bir ortamda derin demokratik reformların ne kadar zor ve riskli olduğunu bir kez daha acı bir şekilde göstermiştir.
Bugün hâlâ aynı döngü içinde debelenmeye devam ediyoruz. Devlet, sorunu kendi havzasında büyütmeyi bırakmadığı, inkârcı ve güvenlikçi zihniyetini tam olarak terk etmediği sürece, örgütten “şiddeti bırak” diye talep etmek hem adaletsiz hem de gerçekçi olmayan bir tutumdur.
Çünkü örgüt, büyük ölçüde devletin yarattığı bu olumsuz zeminde güç bulmuş, varlığını ve toplumsal meşruiyetini bu zeminden beslemiştir. Dolayısıyla öncelikli ve sahici dönüşüm örgütten değil, devletten beklenmelidir.
Devletin yapması gereken çok nettir.dilini değiştirmeli, zihniyetini kökten değiştirmeli, inkârdan vazgeçmeli, Kürt meselesini “varoluşsal bir tehdit” olmaktan çıkarıp “demokratik bir mesele” olarak görmelidir.
Yerel yönetimlerin yetkilerinin anlamlı şekilde genişletilmesi, ana dilde eğitimin hakkının tanınması, kültürel hakların kalıcı ve anayasal güvence altına alınması, siyasi katılımın önündeki engellerin kaldırılması, hukukun üstünlüğünün gerçekten hâkim kılınması ve eşit yurttaşlık ilkesinin içselleştirilmesi gibi adımlar atılmalıdır.
Bunlar yapıldığı takdirde şiddet zihniyeti toplumsal desteğini hızla kaybedecek, marjinal bir hâle gelecek ve zamanla etkisizleşecektir.
Özetle, şiddetin asıl ve temel kaynağı devletin uzun yıllar boyunca sürdürdüğü yanlış politikalar, inkârcı tutum ve güvenlikçi zihniyettir. Örgüt bu zeminde güç bulmuş ve varlığını sürdürmüştür.
Bu nedenle asıl dönüşümün ve asıl sorumluluğun devlette olduğu gerçeği bir an önce kabul edilmelidir. Devlet dilini ve zihniyetini değiştirdiği, sorunu hak-hukuk-siyasi özgürlükler bağlamında ele aldığı ölçüde şiddet marjinalleşecek, barış ve istikrar mümkün hâle gelecektir.
Bu döngüyü kırmak istiyorsak, romantik tek taraflı suçlamalardan, kolaycı söylemlerden uzak durmalı ve acı gerçekleri olduğu gibi görmeliyiz. Her iki halk da –Türkler ve Kürtler– barış, adalet, eşitlik ve refahı hak etmektedir.
Bu hakka ulaşmanın ilk ve en kritik adımı, devletin öncelikli ve samimi bir zihniyet değişimiyle başlar. Devlet kendi yarattığı şiddetin zeminini ortadan kaldırdığında, örgüt de dilini ve zihniyetini değiştirmek zorunda kalacaktır.
Gerçek ve kalıcı nefes alma isteniyorsa
Buyurun pkk kendini fes etti
Ve pkk’nin şiddet zihniyetinin bir daha yeşermesi istenmiyorsa
Devletin dili ve zihniyetini değiştirmesi için ilk etapta atması gereken adımlar
Adına ne derseniz deyin, eğer toplumun bu sürece inancı olsun istiyorsanız, hiçbir özel kanuna ve zamana ihtiyaç duymadan atacağınız sembolik adımlar her zaman vardır.
Ve bu adımların hiçbiri PKK’nin silahtan vazgeçmesiyle alakalı değildir.
Selahattin Demirtaş ve arkadaşlarını hemen serbest bırakabilirsiniz.
AİHM kararlarını hemen uygulayabilirsiniz.
On binlerce suçsuz KHK’lıyı görevlerine iade edebilirsiniz.
Kayyumlara son verebilirsiniz.
Bu ve benzeri adımları herhangi bir özel yasa gerektirmeden hayata geçirebilirsiniz.
Çünkü hak ve özgürlükler rehin alınacak değerler değildir.
Bunun gibi adımları atmadığınız için toplumun bu sürece güveni yok. Ve toplumun güven duymadığı herhangi bir süreç kalıcı olabilir mi?
En önemlisi, bu adımların hangisi ülkenin güvenliğiyle ilgili?
Söyler misiniz?
Türkiye’de uzun yıllardır tartışılan “çözüm süreci”, “normalleşme” ya da “terörsüz Türkiye” gibi kavramlar, toplumun geniş kesimlerinde derin bir güvensizlik yaratıyor.
Bu güvensizliğin temel nedeni, somut ve görünür adımların atılmamasıdır. Süreç ne kadar güzel isimlerle anılırsa anılsın, eğer arkasında güven verici jestler yoksa, sadece laf düzeyinde kalır ve kalıcı olması mümkün olmaz.
Burada kritik nokta şudur: Barış ya da normalleşme süreci, tek taraflı güvenlik önlemleriyle ya da “önce PKK silah bıraksın” şartıyla ilerlemez.
Toplumun, özellikle de mağduriyet yaşayan kesimlerin, devletin samimiyetine inanması için hemen atılabilecek, yasal engeli olmayan adımlar vardır.
Bu adımlar, terörle müzakere etmek anlamına gelmez; hukukun üstünlüğünü, adaleti ve demokrasiyi güçlendirmek anlamına gelir.
Eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, yıllardır tutuklu bulunuyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Demirtaş’ın tutukluluğunun hukuki değil siyasi gerekçelere dayandığını birden fazla kez tespit etti.
2018, 2020 ve 2025 kararlarında ifade özgürlüğü, kişi güvenliği ve seçilme hakkı ihlalleri açıkça ortaya kondu.
Bu kararlar bağlayıcıdır ve tahliye çağrısı içermektedir.
Demirtaş ve benzer konumdaki siyasetçilerin serbest bırakılması, yeni bir sayfanın açıldığını göstermesi açısından güçlü bir sembol olur.
Bu adım, herhangi bir özel yasaya ihtiyaç duymaz; mevcut hukuki mekanizmalarla mümkündür.
Türkiye, AİHM’in Demirtaş, Osman Kavala, Can Atalay ve benzeri dosyalarla ilgili ihlal kararlarını yıllardır uygulamamakta.
Bu durum, yalnızca uluslararası itibarımızı zedelemekle kalmıyor, aynı zamanda içerde de “hukuk devleti” algısını ağır biçimde yaralıyor.
AİHM kararlarını uygulamak, “yabancı mahkeme dayatması” olarak görülmemelidir. Tam tersine, kendi anayasamızın ve taraf olduğumuz sözleşmelerin gereğidir.
Bu kararların uygulanması, yargı bağımsızlığına ve hukuka olan güveni yeniden tesis etmenin en somut yollarından biridir.
OHAL döneminde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) on binlerce kişi kamu görevinden ihraç edildi.
Aralarında hiçbir suç unsuru taşımayan, mahkeme kararıyla beraat eden ya da hakkında hiçbir somut delil bulunmayan çok sayıda öğretmen, akademisyen, kamu çalışanı var.
Bu mağduriyetlerin giderilmesi, topluma “devlet hatasını düzeltebiliyor” mesajı verir.
İade işlemleri, idari kararlarla ve mevcut komisyon mekanizmaları üzerinden hızla yapılabilir. Bu, güvenlik riski yaratmaz; aksine, toplumsal barışı güçlendirir.
Seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınıp yerlerine kayyum atanması, yerel demokrasiye ağır bir darbedir.
Halkın oyuyla seçilen iradenin gasp edilmesi, özellikle toplumda derin bir kırgınlık yaratıyor.
kayyumların devam etmesi, “seçim iradesine saygı” konusunda ciddi soru işaretleri doğuruyor. Kayyumların geri çekilmesi ve seçilmişlerin görevlerine iade edilmesi, hiçbir özel yasaya bağlı değildir.
Bu adım, yerel yönetimlerde güven ortamını yeniden sağlayabilir.
Toplumun bu sürece güven duymaması boşuna değildir. Çünkü geçmişte benzer girişimler yapıldı, ancak somut adımlar atılmayınca süreçler çöktü.
Hak ve özgürlükler “pazarlık konusu” ya da “rehin” haline getirildiği sürece, hiçbir süreç kalıcı olmaz. İnsanlar, “önce terör bitsin” denildiğinde, aslında özgürlüklerin ertelenmesi olarak algılıyor.
Oysa özgürlükler ertelenemez. Onlar, barışın ve istikrarın ön şartıdır. Yukarıda sayılan adımlar atıldığında, şu soruların cevabı netleşir.
Bu adımların hangisi ülkenin güvenliğini tehdit ediyor?
Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılması terörün güçlenmesine mi yol açar, yoksa demokratik siyasetin güçlenmesine mi?
KHK mağdurlarının iadesi devletin otoritesini mi zayıflatır, yoksa adalet duygusunu mu güçlendirir?
Kayyumlaın kaldırılması yerel yönetimleri mi çökertir, yoksa halkın devlete olan bağlılığını mı artırır?
Hiçbiri güvenlik riski taşımaz. Tam tersine, bu adımlar atılmadığında asıl risk büyür.
Samimiyetin SınavıAdına “çözüm süreci”, “normalleşme” ya da başka ne derseniz deyin; toplumun inancı olmadan bu süreç yürümez.
İnancı sağlayacak olan, güzel sözler değil, hemen atılabilecek somut ve sembolik adımlardır.
Bu adımlar, PKK’nin silahtan vazgeçmesiyle şartlandırılmamalıdır. Çünkü hak ve özgürlükler, hiçbir örgütün ya da yapının insafına bırakılamaz.
Devlet, bu adımları atarak şunu göstermelidir: “Biz hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye inanıyoruz. Barış, özgürlükleri kısıtlayarak değil, genişleterek gelir.”
Ancak o zaman toplum “Bu sefer farklı” diyebilir. Ancak o zaman süreç kalıcı bir zemine oturabilir. Aksi takdirde, ne kadar komisyon kurulursa kurulsun, ne kadar toplantı yapılırsa yapılsın, güvensizlik duvarı aşılmaz kalır.
Hak ve özgürlükler rehin alınacak değerler değildir. Onları serbest bırakmak, aslında Türkiye’yi serbest bırakmaktır.








