AK Parti’nin kurucularından, partide kritik birçok görevde bulunan Hüseyin Çelik, ‘Terörsüz Türkiye’ süreci konusunda aktörlere güvenmediğini söyledi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın süreçle ilgili ‘kafasının karışık’ olduğunu düşünen Çelik, Erdoğan sonrası içinse ‘Karizmatik liderlerden sonra partiler dağılmaya mahkumdur!’ dedi.
AK Parti’nin kurucuları arasında yer alan Hüseyin Çelik 1999’da Doğru Yol Partisi’nden (DYP) Van Milletvekili olarak siyasete girdi. 2001 yılında DYP’den istifa ederek AK Parti’nin kuruluşunda yer aldı. Kültür Bakanı ve Milli Eğitim Bakanı olarak görev yaptı. AK Parti’nin parti programını yazan çekirdek kadroda yer alan Hüseyin Çelik, uzun yıllar Grup başkanvekilliği ve parti sözcülüğü gibi önemli görevlerde bulundu. Şimdilerde Hece Vakfı’nın kurucu başkanı olarak görev yapan Çelik, www.başkentgazete.com.tr Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Nursel Dilek Manavbaşı’nın gündeme ilişkin sorularını yanıtladı.
–Milli Eğitim Bakanlığı yapmış biri olarak Urfa ve Maraş’ta yaşanan okul saldırılarıyla ilgili ne düşünüyorsunuz? Bu tür olaylar yurt dışında yaşanıyordu ama artık ülkemizde de yaşanıyor? Neye bağlıyorsunuz? Neden bu noktaya geldi Türkiye?
Eğitim ve şiddet kesinlikle yan yana gelmeyecek iki kelime. Tabii daha çok yurt dışında oluyordu ama bizde de görülmeye başladı. Meselenin özü şudur: Medyatik araçların yaygınlaşmasıyla dünya bir köy haline geldi. ABD’de yaşanan bir olay saniyeler içinde bizim önümüze düşürüyor. 8 milyar insanın etkileşim, iletişim halinde olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bunun farkında olmamız lazım. Biz hep okullara, ailelere yükleniyoruz bu doğru değil. Bir çocuk tekli öğrenim görüyorsa günde 7 saat okulda. Bu da haftada 35 saat eder. Bir haftada 168 saat var. Bu çocuk 133 saat okulda değil demektir. Bizim çocuklarımız sadece bizim çocuklarımız olmaktan çıkıyor çocuklarımız çevre şartlarının çocukları. Okul bir faktördür. Okul, sokak, arkadaş, internet hepsi birer faktör. Etkileşim çok fazla çocuklar arasında. Elbette aile en büyük faktör. Elinizde telefonu siz taşımıyorsunuz o sizi istediği yere taşıyor. Velilerin büyük bir kısmı bilişim okur yazarı değil. Velilerin öğretmenlerin bilişim okur yazarı olması lazım. Neşteri doktorun eline verirseniz hayat kurtarır. Bıçağı bir serserinin eline verirseniz, insan öldürür. Araçların kendisi iyi ve kötü olmaz. Onu, hangi amaçla kullandığınız önemlidir. Neyi nasıl kullandığımıza dikkat etmeniz lazım.
Maraş’taki çocuk, ABD’deki okul katliamı yapan adamın fotoğrafını profil yapmış. Madem böyle bir olay vardı herkesin bu konuda duyarlı olması gerekiyordu. Okulun, öğretmenin, anne ve babanın.
-Sizin döneminizde böyle bir olay yaşandı mı?
Efendim benim dönemimde böyle bir şey olmadı ama benim dönemimde de okullarda kavgalar olurdu. Öğrenci kavgaları vardı, birbirini bıçaklayanlar olurdu. Bu da 20 milyonluk bir öğrenci kitlesi içerisinde münferit, yani bireyseldi. Ama onunla ilgili de birçok konferanslar yaptık. Rehberlik servislerini daha yoğun olarak devreye soktuk. Velileri uyardık, okulları uyardık, yöneticileri uyardık. Eğitim dinamik bir süreçtir ve eğer siz meseleye sahip olmazsanız, siz gündemin arkasından giderseniz istemediğiniz şeyler olur. Siz proaktif olmak zorundasınız, bu olaylar olmadan önden gitmek zorundasınız.
OKULLARDA SERBEST KIYAFETİ YANLIŞ BULUYORUM
– Bu olay aslında okullardaki güvenlik zaafiyetini de akıllara getirdi Milli Eğitim Bakanı olay sonrası çok eleştirildi, istifası istendi. Sizin dönemizde böyle bir olay olsa istifa etmeyi düşünür müydünüz?
Burada velinin de öğretmenin de sorumluluğu var. Benim zamanımda bu, çok gündeme geldi ama ben buna prim vermedim. Okullarda serbest kıyafeti çok yanlış buluyorum. Mesela, Şanlıurfa’da bir lisenin bahçesinde bin öğrenci var. Eskiden öğrencinin forması onun kimliğiydi. Şimdi bin öğrenci varsa bin ayrı kıyafet var. Benden sonraki bir bakan arkadaşımız “tek tip kıyafet militarist uygulamadır” dedi. Dönemin Başbakanı’nı da ikna etti. Ben o zaman bir araştırma yaptırdım, serbest kıyafet olduğu zaman velilerin masrafında yüzde 500’lük bir artış meydana geliyordu. Tek tip kıyafette, kapıcının çocuğu da fabrikatörün çocuğu da aynı formayı giyiniyordu. Şu an çocukların bir saati “ne giyineceğim” diye elbise dolabının önünde geçiyor. Öğretmenlerin de kıyafetlerinde olumsuz yönde değişim var. Bunlar da tartışmaya açık. Ben bu vahim hatadan dönülmeli diyorum. Şu an 76 bin adet okul var. Milli Eğitim Bakanı’nı beğenmeyebilirsiniz ama bu meselede bakan istifa etsin demek işin en kolay olan tarafıdır. Yeni gelen mucize yaratamaz.
– Türkiye’nin şu anda en önemli sorunu sizce ne?
Tabii ki, şimdi vatandaşa sorduğun zaman, vatandaşın gündemindeki en önemli sorun neyse benim de en önemli sorunum odur. Bir numaralı mesele hayat pahalılığı ve ekonominin çok kötü olmasıdır. Türkiye enflasyonda dünyada şampiyonlar arasındadır. Faiz o kadar çok yüksek ki insanlar yatırıma para ayırmıyor. Gidip faize yatırıyor, paradan para kazanıyor. Bu bir ülkenin ekonomisi için çöküştür. Bu kabul edilecek bir şey değil. Özellikle emekliler, dullar, dar gelirliler, sabit gelirler bu ekonomik yük altında inim inim inliyor ve çok kötü durumdalar. Marketlere gittiğim zaman alışveriş merkezlerine, pazarlara gittiğim zaman bunu çok yakından görebiliyorum. Bir taraftan da tekstilciler fabrikalarını söküyorlar Mısır’a gidiyorlar. Türkiye’de asgari ücret aşağı yukarı sigortası vesaire yan giderlerle beraber işveren 1000 dolara mal oluyor. Bu 1000 doların ele geçen kısmı, hayat pahalılığından dolayı asgari ücretliler açısından geçinilebilir bir para değil. Asgari ücretli bu parayla geçinemiyor. Ancak işverenin dünyayla rekabet etmesi açısından da çok yüksek bir para. Mesela Mısır’da asgari ücret 70 dolar. Şimdi düşün buradaki tekstilci, diyelim ki ayda bin dolar verip burada insanları çalıştıracağına fabrikasını söküp Mısır’a götürüyor. Orada 70 dolarla çalıştırıyor. Diyeceksin ki o 70 dolarla geçinen insan buradaki asgari ücretliden daha iyi geçiniyor mu? Oradaki etin sütün kilosuna, yumurtanın fiyatına bakmanız gerekiyor. Bu açıdan bizde maalesef ekonomi çok kötü durumda. Yabancı sermaye gelmiyor. Bizim kendi sermaye birikimimiz, 86 milyon insanı beslemeye onlara iş, aş bulmaya maalesef ki yetmiyor. Bizim dünyadaki sermayeden pay almamız lazım. Dünyadaki sermaye ise hukuk devletinin olduğu yere gider. Hukuk devleti yoksa sermaye oraya gitmez. O manada ciddi problemlerimiz var. Türkiye’nin ikinci en büyük meselesi adaletsizliktir. Yani biz bir hukuk devleti miyiz? Gerçek manada bir demokrasi miyiz? Ve adalet ne kadar cari? İnsanlar ne kadar adalete rahatlıkla ulaşabiliyor. Hakkı gasp edildiği zaman hakkına ne kadar rahatlıkla ulaşabiliyor. Bunu sorgulamamız gerek. Adalet çok büyük bir problem. İşsizlik problemlerimizden birisi. Eğitimli işsiz daha büyük problemlerimizden birisi. Sağlık sisteminde de gittikçe arızalar baş gösterdi. Şu anda insanlar rahatlıkla randevu alıp hastanelere gidip tedavi olamıyorlar. Görüntüleme cihazları için aylar sonrasına randevular veriliyor.
Yüksek Öğretimde ciddi sıkıntılar var.
-Ekonomi, hukuk ve diğer meselelerdeki kötü gidişat erken seçim getirir mi sizce?
Toplumdaki gayri memnun insan sayısı arttıkça erken seçim talebi daha çok gündeme gelir. Daha doğrusu seçim daha erkene gelir. Muhalefet ara seçim için zorluyor. Bence o şartları zorlamamak lazım. Şunun için zorlamamak lazım. İktidar istemediği sürece, ara seçime gidilmez. Şu anda 8 üyelik boş Türkiye Büyük Millet Meclisinde. 30 üyelik boş olduğu zaman seçime gidilebilir değil, Anayasanın amir hükmü olarak gidilir, gitmek zorundasınız. Peki şu anda 8 milletvekilliği boş. Muhalefet, Cumhuriyet Halk Partisi şöyle bir manevra yapabilir. 22 milletvekilini istifa ettirir. Bu sayı 30’a çıkar, ara seçime gider. Ama o 22 istifa eden milletvekilinden istifaların kesinleşmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisi genel kurulunun buna evet demesi lazım. Türkiye Büyük Millet Meclisi buna evet demediği zaman onların milletvekillikleri düşmez. Hatta burada şöyle bir tuzak da olabilir. Meclis toplanır, diyelim ki 22 istifa eden milletvekilinin 18’inin veya 20’sinin istifasını kabul eder. İkisini kabul etmez. Dolayısıyla boşalan milletvekili sayısı 28 olur ama anayasanın “seçime gidilir” hükmü gerçekleşmez, yine seçime gitmeyebilir iktidar. Tabii ki muhalefet her zaman seçim isteyebilir. Yani bu kanunların boşluklarından yararlanabilir veya kanunların onlara tanıdığı imkanları kullanmak isteyebilir. Bu kendi tabii hakları. Ancak ben açıkçası bu ara seçimi çok olabilir görmüyorum. Ama böyle giderse seçimin 2028’i bulabileceği kanaatinde değilim. Bir şekilde erken seçim olabilir. Erdoğan bir kez daha katılırsa, yani o şartlar yerine gelirse Sayın Erdoğan bir kez daha tabii ki aday olabilir.
KARİZMATİK LİDERLERDEN SONRA PARTİLER DAĞILMAYA MAHKUMDUR
–Peki geçtiğimiz günlerde Demokrasi platformundaki yaptığınız bir konuşmada Erdal İnönü, Ahmet Özal, Fatih Erbakan gibi isimlerden örnek vererek bu isimlerin babadan oğula siyasete geçtiklerini ama başarılı olmadıklarını söylediniz. Bununla ilgili şimdi Erdoğan sonrası için Bilal Erdoğan ve Selçuk Bayraktar’ın ismi geçiyor. Onlarda bir liderlik vasfı görüyor musunuz? Siz hangisinin başarılı olacağını ya da aday olacağını düşünüyorsunuz?
Ben onların başarılı olup olmayacakları üzerinde bir yorum yapmak istemem. Çünkü ipler gerilmeden kimin ne kadar iyi cambaz olduğunu bilemezsiniz. Ben meseleye ilkesel olarak yaklaşıyorum. Sayın Erdoğan’ın şahsıyla da sınırlı değil. AK Parti’de Tayyip Bey’den sonra kim olur? Kim olduğuyla da ilgilenmiyorum ben, sebep şu, karizmatik liderlerin ayrılmasından sonra partilerinin yaşama şansı yoktur. Çünkü o partiler liderle özdeşleşiyorlar. Mesela Adalet Partisi, Doğru Yol Partisi, Demirel’le özdeşleşmişti.
Demirel tabii yollardan bir liderin çıkmasına müsaade etmedi. Menderes zamanında partide tek adamlık ve diktatörlük eğilimleri başladı. Tavan çatlamasıyla ortaya çıkan siyasi partiler tutmaz. Liderin kendisinden sonra gelebilecek insanların önünü açması lazım. Onların tabii yollarla oraya gelebilmesini sağlaması lazım. Önümüzdeki günler ne getirir, bunu bilmiyorum.
-Terörsüz Türkiye komisyonunun çalışmalarını nasıl okuyorsunuz? Bu sefer başarıya ulaşabilecek mi süreç?
Komisyonun çalışmaları, dinlemeler kısmı kız isteme faslı gibiydi. Kız istemeye giderken çikolatalar, çiçek buketleri havada uçuşur. Esas problem kaynanalar alışverişe çıktığı zaman ortaya çıkar. Şu anda kaynanalar alışverişe çıkmaya başladı ve arızalar baş gösterdi. Ama sabırlı olmak lazım. Ben aktörlere güvenmiyorum. Ama ben bunun başarılı olmasını istiyorum. İnşallah ben yanılırım ve çok güzel bir şey çıkar ortaya. Ancak aktörlere güvenmiyorum. Sayın Erdoğan’ın konu ile ilgili olarak kafası karışık.
-Mesela hangi konuda?
Şu anda bir barış süreci var. Terörü dondurmuş vaziyette. Çözmüş mü derseniz hala çok yol var. Ben bu konuda ihtiyatlı ve kaygılı iyimser olduğumu söyleyebilirim. 1,5 yıl oldu hala gözle görülür bir şey yok. İnşallah eski günlere dönmeyiz.
-“Aktörlere güvenmiyorum” dediniz. Bu süreçle ilgili neyi kast ediyorsunuz?
Bizimkiler iç cepheyi güçlendirmekten söz ediyor. Ben oldum olası “cephe” kelimesinden hoşlanmadım. “İç bünyeyi güçlendirmek” daha doğrudur çünkü bağışıklık sistemini güçlendirmiş olursunuz. İç bünyeyi güçlendirmenin yolu gayrimemnunları en aza indirmekten geçer. Aleviîyi de Sunnîyi de Kürdü de Kemalist’i de gayri müslimi de Müslümanı da memnun etmek gerekiyor. Peki bu nasıl olacak? Gerçek anlamda bir hukuk devleti ve demokrasi olmak gerekir. Sadece Kürtleri memnun etmek yetmez. İç bünyeyi güçlendirmek için gayrimemnunları memnun etmek gerekir. Eskiden 28 Şubat sürecinde başörtülüler kendini öteki hissediyordu. AK Parti’nin uygulamalarıyla bunlar büyük çapta giderildi. Ancak şimdi karşı taraf kendini öteki hissediyor. Ben zaman zaman CHP’lilere yapılan haksızlıklara itiraz ettiğimde “sen CHP’li değilsin neden ses çıkarıyorsun” diyorlar. Ben de diyorum ki, kadın haklarını savunmam için benim kadın olmam gerekmiyor. Bizim haklarını savunduğumuz kişilerle özdeşleşmek gibi bir durumumuz var mı? Ben yıllardır şunu söylüyorum Türkler Kürtlerin, Kürtler Türklerin, Aleviler sunilerin, Sünniler Alevilerin haklarını savunmadıkça gerçek bir demokrasiden bahsedemeyiz.
-AK Parti’nin kurucularından birisiniz. 2002’den bu yana partinin geldiği noktayı nasıl görüyorsunuz?
AK Parti’nin parti programını yazan kişilerden biriyim. Grup başkanvekilliği yaptım. 58. Hükümette kültür bakanlığı 59 ve 60. hükümette Millî Eğitim Bakanlığı yaptım. En uzun süre Genel Başkan Yardımcılığı ve parti sözcülüğü yapan kişiyim. AK Parti’nin bütün mekanizmalarını bilen biri olarak söylüyorum. AK Parti programı dünyadaki en demokratik en çoğulcu programlardan birisidir. Programda ne yazdığından ziyade sizin neyi hayata geçirdiğiniz önemlidir. 2012’ye kadar AK Parti demokratik Türkiye için çok çaba sarf etti. AK Parti’nin en başarılı dönemi 2002-2007 arasıdır. Bu ,çıraklık dönemi idi. 2007-2014 kalfalık dönemidir. 2012’deki gezi olayları sonrasında Türkiye, özgürlüklerin çoğunu güvenlikçi politikalara feda etti.
Hala aynı program mı?
Evet aynı program. Konfüçyüs’ün güzel bir sözü var. “Hükümdar adil olursa kanuna gerek yoktur.” 2019’daki Türk tipi başkanlık sisteminden sonra her şey çok daha kötüye gitmeye başladı. Bana bir
Allah’ın kulu desin ki şu konuda iyi durumdayız. Mesela ekonomi, mesela hukuk, yolsuzluklar, hırsızlıklar, eğitim, mesela sağlık. Hepsinde ülke kötüye gitti Türkiye. Demek ki bu sistem işe yaramamıştır. O zaman şapkamızı önümüze alalım. Parlamenter sistemde arızalar vardı. Bunlar giderilebilirdi. Güçlendirilmiş, iyileştirilmiş bir parlamenter sistem Türkiye’nin derdine devadır. Ahmet Necdet Sezer’in Cumhurbaşkanı olduğu dönem, bizim en başarılı işlere imza attığımız dönemdi. Bize karşı bir ana muhalefet lideri gibi hareket ediyordu.
Çarşıda, pazarda, eğitimde, sağlıkta her yerde sıkıntı var. Bana bazen soruyorlar, “neden böyle keskin konuşuyorsun” diye. Mevlâna diyor ki iyi bir dostu olanın aynaya ihtiyacı yoktur. Aynadaki görüntünüz kötüyse aynaya ve aynayı tutana kızmayın saçınızı başınızı düzeltin.
Fotoğraf: Muhammed Ali YAHŞİ – Muhabir: Nursel Dilek Manavbaşı









