İlhami Işık’ın Serbestiyet’te yer alan yazısı:
Şiddeti reddeden bir siyasetin “sorunları sonra çözeriz” lüksü yoktur; çünkü hayat boşluk kabul etmiyor. Sur’dan Kızıltepe’ye, Gazi Mahallesi’nden Sarıgazi’ye, silahlı örgütlerin geri çekildiği yerlerde oluşan boşluğu uyuşturucu çeteleri ve yeni nesil suç örgütleri dolduruyor. DEM bu boşluğu somut adımlarla doldurmazsa, en büyük gücü olan geniş tabanını yitirir.
Demokratik, meşru, yasal ve barışçıl bir siyaseti temel ilke olarak benimsemişseniz, üstüne üstlük şiddetsiz bir dünyanın inşasını da stratejik bir hedef hâline getirmişseniz, toplumun içinde bulunduğu sorunlar karşısında hareketsiz kalmanız mümkün değildir.
Bu, sadece bir tercih meselesi değil, doğrudan varoluşsal bir zorunluluktur. Çünkü barışçıl siyaset, şiddeti reddettiği anda, aynı zamanda “sorunları sonra çözeriz” konforunu da reddetmiş demektir.
Şiddeti önceleyen yapılar için durum farklıdır. Onlar için sorunların çözümü, şiddet yoluyla elde edilecek “kazanımlar”dan sonra gelecektir. Bu anlayışta gündelik hayatın acıları, ekonomik sıkıntılar, adaletsizlikler, kadın cinayetleri, genç işsizliği ya da çevre tahribatı ikinci planda kalır. Çünkü asıl mesele “büyük hesaplaşma”dır.
Şiddet kutsallaştırıldığı ölçüde, şiddetin dışında kalan her şey “ikincil” ilan edilir. Sorunlar sistematik olarak ertelenir. Bu erteleme, bir tür ideolojik savunma mekanizmasıdır. “Şiddet olmazsa hiçbir şey değişmez” inancı, aslında “şiddet dışında hiçbir şeyin önemli olmadığı” inancının başka bir ifadesidir.
Bu yaklaşım, kısa vadede bazı kesimleri mobilize edebilir, ama uzun vadede toplumu daha da parçalar, kutuplaştırır ve en önemlisi, sorunları çözmek yerine biriktirir.
Oysa yasal ve barışçıl bir aktöre dönüşmüş yapılar için böyle bir lüks yoktur. Bu yapılar, şiddeti reddettikleri anda, toplumun bütün sorunlarıyla yüzleşmek zorunda kalırlar. Gündelik hayatın sorunları da, yapısal adaletsizlikler de, acil ihtiyaçlar da onların sorumluluk alanına girer. Çünkü barışçıl siyaset, “şiddet bittikten sonra” değil, “şiddet varken ve şiddete rağmen” çözümler üretmek zorundadır.
Aksi takdirde, barışçıl olmak sadece retorik bir pozisyon hâline gelir; gerçek hayatta ise bir tür edilgenliğe, hatta dolaylı bir ertelemeye dönüşür.
Özellikle geniş toplumsal tabana sahip olan ve şiddet ile kutuplaşmanın varlığı içinde oluşmuş barışçıl aktörler için bu durum daha da kritiktir. Bu aktörler, toplumun önemli bir kesiminin “artık yeter” duygusundan beslenerek güç kazanmışlardır.
İnsanlar, şiddetin ve kutuplaşmanın yarattığı tahribattan bıkmış, yasal ve barışçıl yollarla değişim talep etmektedir. Fakat bu talep, sadece “şiddete karşı olmak” ile karşılanamaz. İnsanlar somut çözümler, somut adımlar ve somut kazanımlar görmek ister.
Eğer barışçıl aktörler bu beklentiyi karşılamakta gecikir, erteleyici bir tutum benimser ya da “önce büyük meseleler hallolsun” mantığına sarılırsa, toplumda derin boşluklar oluşur.
Bu boşluklar tehlikelidir. Çünkü hayat boşluk kabul etmez. Boş kalan alanlar, başka aktörler tarafından doldurulur. Bazen bu aktörler daha radikal, daha şiddet eğilimli olur. Bazen de mevcut düzenin en muhafazakâr, en statükocu unsurları bu boşluktan yararlanır. Her iki durumda da kaybeden, barışçıl siyasetin kendisi ve o siyasetin temsil ettiği geniş toplumsal kesimler olur.
Ertelemeci tavır, kısa vadede “daha temkinli olmak” gibi görünse de, aslında barışçıl siyasetin toplumsal meşruiyetini aşındırır. İnsanlar “bunlar da bir şey yapmıyor” demeye başladığında, barışçıl siyasetin en büyük gücü olan geniş taban yavaş yavaş erimeye başlar.
Sorunları ertelememek, şiddetin gölgesinde bile gündelik hayatı iyileştirmek, adaleti somut adımlarla tesis etmek ve toplumu sürekli olarak mobilize etmek… Bu, kolay bir yol değildir. Şiddet yanlısı yapıların aksine, barışçıl aktörler her adımda meşruiyet, yasal sınırlar ve toplumsal onay aramak zorundadır.
Bu zorluk, aynı zamanda onların en büyük avantajıdır. Çünkü bu yolla kazanılan her küçük başarı, şiddetin sunduğu sahte “hızlı çözüm” illüzyonundan daha kalıcıdır.
Demokratik ve barışçıl bir siyaseti gerçekten benimsemiş yapılar için hareketsizlik bir seçenek değildir. Şiddeti önceleyenlerin sorunu erteleme lüksü varken, barışçıl aktörlerin böyle bir lüksü yoktur ve olmamalıdır.
Geniş tabanlı barışçıl siyaset, ancak sorunları ertelemediği, hayatın bütün alanlarında aktif olduğu ve boşluk bırakmadığı ölçüde varlığını sürdürebilir.
Birkaç acı örnek vermek gerekirse, siyasetin boşluğu dolduramaması sonucu oluşan tablo maalesef bu; ve daha çok sayıda yer var. Ama birkaçını saymak istiyorum:
DHKP-C’nin şiddet boşluğunu Gazi Mahallesi, Halkalı, Küçükçekmece, Sarıgazi ve Ümraniye’de yeni nesil suç örgütleri dolduruyor.
PKK’nin şiddet boşluğunu Diyarbakır/Sur, Mardin/Kızıltepe, Van/merkez, Batman/merkez gibi yerlerde suç örgütleri ve uyuşturucu çeteleri dolduruyor.
Adana, Mersin, Aydın, Manisa, Antalya, Bingöl, Şanlıurfa ve daha pek çok yer ise suç çetelerinin üretim merkezleri hâline gelmiş.
Hayat boşluk kabul etmiyor. Siyaset de etmemeli.
Kaynak: Serbestiyet





